Makaleler

Din-Devlet İlişkisi Yönünden Meclis İradesinin Üstünlüğü Meselesi – I

Bu makalede, demokrasiyi algılama biçimi ile ilgili olarak, Said Nursi ve çağdaşlarından bugüne kadar süregelen bir tartışmayı ortaya koyacağız.

“Meşrutiyet2 hakimiyet-i millet” olduğuna göre millet adına son söz halkta ve onun meşru temsilcilerindedir. Anayasa ve kanun yapma—değiştirme—yetkisi de onlara aittir. Çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir ülkede (İslam memleketinde), yasama meclisinin ya da referandum sonucu bizzat halkın, dinin temel kurallarına aykırı kanun kabul etmesi ihtimali—teorik de olsa—vardır. Bu durumda şeriata aykırı kanunun geçerliliği tartışılabilir mi? Eğer tartışılabilecekse kim ya da kimler tarafından ve hangi yöntemle karara bağlanacaktır? Diğer ifadeyle, demokraside meclisin denetlenmesi ve yasama yetkisinin herhangi bir sebeple sınırlandırılabilmesi mümkün müdür?

Said Nursi’nin bu konularda görüş açıklarken sıklıkla zikrettiği temel mürekkep kavram durumundaki “meşrutiyet-i meşrua”da meşrutiyetin tamlaması olarak kullanılan “meşruti rejimin meşruiyeti” şartı; (demokrasinin şeriata uygunluğu), böyle bir sınırı mı ifade etmektedir? Meclisin iradesinin (kanunların), başka bir kişi ya da heyet tarafından, şeriata aykırılık ihtimali nedeniyle (dine uygunluk yönünden) denetlenmesi halinde, üstün gücün mecliste olduğundan söz edilebilir mi?

Bu soruları cevaplandırabilmek için, meşrutiyette (demokraside)3 hakimiyetin kim tarafından, nasıl kullanıldığı ve bunun sınırının nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu, özellikle din devleti veya devletin dinle ilişkisi yönlerinden ele alarak cevaplandıracağız. Ayrıca, sonuca ulaşmakta yardımcı olacağına inandığımız bir mukayese oluşturmak üzere, anayasalarda değişmez ilkelerin bulunmasının demokrasi ile ilgisi üzerinde de duracağız.4 Sosyal bilimler alanında ortak (tekil) tanımı bulunmayan kavramları kullanarak problem çözmenin zorluğunu aşmak için bir çözüm olmak üzere, öncelikle, kullanacağımız kavramları tanımlayacağız.

Temel Kavramlar

Dine dayalı devlet (Din devleti-Teokratik devlet): Laik devletin alternatifi olan ve bir dinin kurallarını; uyulması zorunlu, değişmez temel ilkeler olarak kabul eden devlet.

İdeolojik devlet: Teknik devletin alternatifi olan ve bir ideolojiyi; uyulması zorunlu, değişmez temel fikirler olarak kabul eden devlet.

Laik devlet: Ekonomik, sosyal ve hukuki alanda, herhangi bir dinin kurallarından doğrudan doğruya etkilenmeksizin (etkilenmek zorunda kalmaksızın), serbestçe düzenlemeler yapabilen devlet.

Teknik devlet: Politik (ideolojik) devletin, yani polis devletinin (l’etat politique) alternatifi olan; bireylerin (ve özellikle kendi vatandaşlarının) hizmetini görürken ve bu amaçla kurallar koyarken; din, ırk, fikir ve yaşayış biçimi farklılıkları ile ilgilenmeksizin, bütün bireylere eşit muamele eden devlet.

Demokratik devlet: Her tür müstebit (totaliter) devletin alternatifi olarak, hakimiyetin, (yönetim ve denetim yetkisinin) çok partili serbest seçim esasına dayalı temsil sistemi ile belirlenmiş olan halk temsilcilerinin çoğunluğu eliyle ve dolayısıyla halk tarafından kullanıldığı devlet.

Sosyal devlet: Bir yandan komünist devletin sınırlı hürriyet, kolektif mülkiyet ve tek parti anlayışından uzak kalarak, diğer yandan liberal devletin sınırsız hürriyet (laissez faire, laissez passé-bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) ve tam serbest piyasa ekonomisi anlayışının vahşi kapitalizme yol açan zararlarından uzak kalarak; özellikle sosyo-ekonomik alanda orta yolu tutan, zenginden alıp fakire veren “Robin Hood devleti.”

Hukuk devleti: Kanun hakimiyeti (kanunsuz suç ve kanunsuz ceza olmaz ilkesi) ile yetinmeyerek, kanunların hukuka uygunluğunu da arayan ve bunu gerçekleştirmeyi engelleyeceği düşüncesiyle bütün önyargılardan ve ideolojilerden uzak kalan, değişime açık olan ve tam adaleti hedef tutan devlet.

Cumhuriyet: Saltanat5 ya da kraliyet idaresinin karşıtı olarak, devlet tüzel kişisini başka devletlere karşı temsil eden birinci adamın (cumhur başkanı, devlet başkanı) serbest seçimlerle işbaşına geldiği devlet türü.

Soru 1. İslam Devleti6 ne demektir ya da devletin dini olur mu?

Din bir inanç ve yaşama biçimini ifade ettiğine göre, dindarlık (din sahibi olmak) sıfatı; aklı olan (inanabilen) ve yaşayan bir varlığa, yani insana izafe edilebilecek bir sıfattır. Aynı biçimde dinsizlik (kafirlik) ya da münafıklık gibi kavramlar da sadece insanlar için geçerli kavramlardır. İslam dinine mensup olmanın ana sonucu öteki dünyada ödüllendirilmek ve bu dine mensup olmamanın sonucu da cezalandırılmak olduğuna göre, bir devletin Müslüman olması ya da kafir olması, yukarıdaki anlamıyla, algılanabilir bir sıfat değildir. Aksi halde Cennette ve Cehennemde insanlardan başka, devletlerin de ayrıca ödüllendirileceği ya da cezalandırılacağı bir katın bulunması gerekirdi.(!)7

O halde; İslam devleti, kafir devlet, din devleti, teokratik devlet, laik devlet gibi kavramlarla kastedilen şey; devletin dindarlığı-dinsizliği değil; devletin, hakimiyet kullananın zihninde (anayasal düzlemde) din karşısında takındığı tavır, yani bir yönden vatandaşlarının inanç ve ibadetlerine ve diğer yönden dinin devlet düzeni üzerindeki etkisine yaklaşımındaki farklılıktır.

Aşağıda bu yaklaşımı çeşitli ihtimaller yönünden ele alacağız.

Soru 2. Din ile ilişkisi yönünden devletler nasıl sınıflandırılabilir?

Devlet için, din konusu iki sebeple gündeme gelir: A. Vatandaşlarının inanç ve ibadet özgürlüğü ile dinî hizmetlerin düzenlenmesi yönünden ve B. devletin kurallarının ve uygulamalarının dinden etkilenmesi yönünden.

A. Vatandaşlarının dinî inançları ve ibadetleri ile ilgili olarak, temel hak ve hürriyetler kapsamında, devletin önünde üç ihtimal vardır: (1) Bu hürriyeti yasaklamak, (2) dinî düşünce ve uygulamaları sınırlamak (yönlendirmek) ya da (3) serbest bırakmak.

A. 1. İnanç ve ibadetleri (tümünü) yasaklayan devlet, dinsizliği ideoloji olarak kabul etmiş demektir (bazı komünist devletler gibi). Bu durumdaki devlete dinsiz devlet ya da dinsizlerin devleti denilebilir.

A. 2. Devlet bazı inançları ve bazı ibadetleri yasaklıyor, buna karşılık diğer bazılarına izin veriyorsa, din tercihi (ayrımı) ya da sınırlandırması yapıyor demektir. Dinî düşünce ve uygulamaları yönlendiren (müdahale eden) devlet de bir yandan dini etkilerken, dinin yorumlanış biçimlerinden birini diğerine tercih etmek suretiyle, sonuç olarak, dinden etkilenen (dine dayanan) devlet haline gelmiş olur.

A. 3. Temel hak ve hürriyetleri evrensel değerler olarak kabul etmiş olan çağdaş devletler, inanç ve ibadet hürriyetine de yer vermektedirler. Bu tür devletler için de yine iki ihtimal vardır: (1) Vatandaşlarının inanç ve ibadetle ilgili kamusal taleplerini, sosyal devlet olmanın da gereği olarak, (dinî nitelik taşıyan kamu hizmetini) bizzat karşılamak8 ve bu amaçla kamusal teşkilat kurmak ya da (2) liberal devlet mantığı içinde hareket ederek, dinî hizmetleri sivil örgütlenmelere—cemaatlere—bırakmak.

Belirtelim ki, demokratik devlet inanç ve ibadet hürriyetini tanır. Böylece, laik devlet de inanç ve ibadet hürriyetini tanır. Ancak bilinmelidir ki, bir ülkede bireysel ve toplumsal alanda inanç ve ibadet özgürlüğünün var olup olmadığı, o ülkede hakim olan devletin demokratik ya da laik olması ile değil, doğrudan doğruya ve sadece, hangi temel hak ve hürriyetleri tanıdığı ile ilgilidir. O halde denilebilir ki, inanç ve ibadet hürriyeti ile laiklik aynı şeyler değildir. Ancak laiklik varsa—devletin dinler karşısında tarafsız kalmasının zorunlu sonucu olarak—inanç ve ibadet hürriyeti de bulunacaktır. Buna karşılık, laikliği kabul etmeyen bir devlet de—devlete hakim olan dinin ya da ideolojinin başka dinlere yaklaşımındaki esnekliği nedeniyle—inanç ve ibadet hürriyetini tanıyor olabilir.

Nitekim Osmanlı Devleti klasik anlamıyla demokratik ve laik bir devlet değilken (olmamasına karşılık) teb’asının din ve ibadet hürriyetini tanıyan bir devlet idi. Gerçekten 1876 Osmanlı Anayasası, bir yandan devletin ahkam-ı şer’iyyeye uyması gerektiğini (7. madde) ve devletin dininin İslam olduğunu (11. madde) düzenlerken; öte yandan, diğer dinlere mensup olanların inanç ve ibadet hürriyetinin de teminat altında olduğunu (11. maddenin devamı) ifade etmekteydi.

B. Hukuk, iktisat, eğitim gibi düzenleme alanlarında dinden etkilenip etkilenmemesi yönünden devletleri önce iki gruba ayırmak gerekir: (1) Dinden hiçbir biçimde etkilenmeyen devlet ve (2) dinden etkilenen devlet.

B. 1. Dinden hiçbir biçimde etkilenmeyen devlette; kamusal gücü kullanan, kural koyan ve uygulamayı yönlendiren kişi ya da kişiler, hiçbir dine mensup olmadıkları gibi vatandaşların dine mensup olup olmadıkları ile de ilgilenmezler. Temelinde—bir sebep ya da saik olarak—dinî yaklaşım bulunan bir kural koymazlar ya da uygulama yapmazlar. Bu tür bir devlet için de dinsiz devlet ya da dinsizlerin devleti nitelendirilmesi yapılabilir. Zira bu tür devlette yöneticiler genellikle baskıcıdır ve halkın dini talepleri konusunda da yasaklayıcı bir tavır içindedir (yukarıda A.1 ya da 2 grubu).

B. 2. Dinden etkilenen devlet bu etkiyi iki şekilde hisseder: (1) Doğrudan etkilenme ve (2) dolaylı etkilenme.

B.2.1. Bir devletin herhangi bir dinin kurallarından doğrudan etkilenmesi; bir dinin kurallarının, devletin kuralları ve uygulamaları için süzgeç oluşturması anlamına gelir ve bunun için öncelikle kural koyan, düzen kuran idarecilerin, bu etkiyi kabul etmesi gerekir. Bu ise—genellikle—idarecilerin bu dine bağlı olmalarından kaynaklanır. Diğer ifadeyle doğrudan etkilenmede; bir din, sadece halkın dini olduğu için değil, genellikle, idarecilerin dini olduğu için ön plana çıkar ve etkili olur.

Ancak şüphesiz ki; yine çoğunlukla, idareciler (sömürge idareleri hariç) halkın inandığı dine inanmaktadır. Dolayısıyla, yöneticilerin bir dini temel referans olarak almaları, halkın çoğunluğunun da memnun olduğu ya da en azından şikayet etmediği bir durum olarak görünür. Örneğin İran’da, dinî alanda yetkinliğine ve günahsızlığına inanılan Ayetullahlar, meclisin çıkardığı kanunları dine uygunluk yönünden denetlemek ve son sözü söylemek yetkisi ile donatılmışlardır. Aynı şekilde Osmanlı Devletinde de padişah, kural koymadan ya da uygulama geliştirmeden önce, dine uygunluk yönünden Şeyhülislamın görüşünü almaktaydı.

Bu durumda devlet idaresi konusunda son söz, bir din adına karar veren kişi ya da kişilerdedir. Bu devlet türüne teokratik devlet denilebilir. Osmanlı Devletinde Anayasalı sisteme geçildiğinde dahi hem padişah, hem de meclisin İslam dinini temel referans olarak alması gerektiği kabul edilmişti. Ancak, bir yandan, meclisin kabul ettiği kanunların şer-i şerife uyup uymadığını denetleme yetkisine sahip olan başka bir kurumun—açıkça—öngörülmemesine karşılık, diğer yandan, 1909 değişikliğine9 kadar, meclisin kanun yapma faaliyetinin padişahın hakemliğinde ve ancak onun onayı ile cereyan etmesi nedeniyle, bu sistemi tam bir teokrasi olarak nitelendirmek mümkün görülmemektedir.

Dinden doğrudan etkilenen devlet, genellikle, aynı zamanda bu dinin bayraktarlığını da yapmaktadır. Fatih devletler diyebileceğimiz bu devletler, bir dini coğrafi alanda yaymak amacına yönelik düzen kurmakta, faaliyet göstermekte ve bazen savaşmaktadırlar. Özellikle bu uygulama, bir devletin—bir yandan inanç ve ibadet hürriyetini tanısa dahi diğer yandan—tam anlamıyla din devleti (din için devlet) haline dönüşmesine sebep olur.

Osmanlı Devleti, çöküş dönemine kadar, i’la-yı Kelimetullah için cihat kavramını ön plana çıkaran bir fatih devlet idi. Bugün İslam ülkelerinde azınlıkta kalan çok küçük bazı fikir akımları hariç, hemen hemen bütün dinî yaklaşımlar, savaş ve fetih yoluyla din tebliğ etmenin (yaymanın) yöntem olarak yanlışlığı ya da en azından yerinde olmadığı yolunda bir görüş birliği içindedirler.

B.2.2. Devletin dinden etkilenmesinin ikinci biçimi, demokratik devletlerde görülen dolaylı etkilenmedir. Devletin bütün kurallarını, hakimiyetin sahibi olarak halkın temsilcileri koyar ve kural koyarken de kendi seçmeninin halkın taleplerini dikkate alır. Halkın ve temsilcilerinin bir dinden etkilenmesi (dindarlaşması) nisbetinde, kabul edilen kanunlar da dinden etkilenir.

Devleti etkileyen din, idarecilerin dini değil, idarecileri atayan ve denetleyen temsilcileri seçenlerin dini durumundadır. Zira demokraside seçenler ve seçilenler, tavanı; bunların koyduğu kuralları uygulamakla yükümlü olan yöneticiler ise tabanı oluşturmaktadır. Güç ve etki (hakimiyet) tavandan tabana (yukarıdan aşağıya) doğru sirayet etmektedir.

Belirtelim ki; demokrasinin gereği olan bu dolaylı etki, demokrasi askıya alınmadığı sürece, engellenemez. Ayrıca devletin dinden etkilenmiş olan kuralları ve uygulamaları dine değil, doğrudan halka dayandığından, laiklik ilkesine de aykırı sayılmaz. Ülkemizde demokrasi ve laiklik çatışması, bu etki anlaşılamadığından ya da reddedildiğinden—tam da bu sebeple—patlak vermiş olup, sürüp gitmektedir. Oysa demokrasisi oturmuş ve gelişmiş ülkelerde, bu etki yadırganmadığı için, laiklik tartışmaları da çoktan gündemden kalkmış ve demokrasi hazmedilmiş bulunmaktadır.

Devletin dinden dolaylı biçimde etkilenmesini reddedenler, aslında, halkın dinî inançları ile aynı inanca ya da dinî hassasiyetleri ile aynı ölçüde hassasiyete sahip olmayan sivil ve askerî bürokratlardır. Halka rağmen halk için zihniyetinin bir sonucu olarak, dinî konularda halkın yanlış düşünebileceğini, halka güvenilmemesi gerektiğini savunmaktadırlar. Aslında gerçek sebep sadece bu olsa, bir yönden belki bir parça makul sayılabilecek olan bu itirazın arkasındaki gerçek sebep, inanmadıkları dine ya da kendilerinin de inandıkları dinin halk tarafından kabul edilen ve fakat kendilerinin beğenmedikleri algılama ve uygulama biçimine karşı bir ayak direme, yani kötü niyettir.

Dipnotlar:

1. Bu tartışmayı bugün, demokratlarla irticacıların (meşrutiyetçilerle mutlakiyetçilerin) tartışması olarak da özetlemek mümkündür.

2. Meşrutiyet, monarkın yetkilerinin şarta bağlanması (sınırlandırılması) anlamında, bir monarşi türü olarak görülür ve mutlak monarşinin aksine, kralın—padişahın—yetkilerinin önemli bir kısmının, anayasayla, halk tarafından seçilmiş olan parlamentoya devri suretiyle kayıt ve şart altına alınmış olduğu meşruti monarşiyi ifade eder.

3. Said Nursi, meşrutiyetin bugün cumhuriyet manasında olduğunu ifade etmektedir. Bu tespit her gerçek cumhuriyetin asgari şart olarak mutlaka demokrasiyi de içermesi gereği karşısında son derece yerinde ve ileri görüşlü bir tespittir. Gerçekten bugün artık cumhuriyet yerine, demokratik cumhuriyet deyimi kullanılmaktadır. (Bu ifade ilk bakışta, demokratik olmayan cumhuriyetin de var olabileceği izlenimini uyandırıyorsa da aslında, demokrasinin cumhuriyetin olmazsa olmaz şartı durumunda olduğunu, demokratik olmayan cumhuriyetin; manasız, isim ve resimden ibaret, görünüşte cumhuriyet ve gerçekte istibdat sayılacağını göstermektedir.

Bu tahlil dahi bir ülkede cumhuriyet olmasa dahi demokrasi varsa (İngiltere gibi) halk hakimiyetinin gerçekleşebileceğini, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız halkta olmasının ancak demokrasi ile gerçekleşebileceğini, çok partili siyasal hayata dayalı demokrasi yoksa, devletin adı cumhuriyet olsa dahi, rejiminin gerçekte bir baskı rejimi olacağını anlatmaktadır.)

4. Konunun Said Nursi’nin hürriyet tanımı—şeriat dairesindeki hürriyet—ile de ilgisi vardır. Ancak bu yön ayrı bir çalışmayı gerektirmektedir.

5. Saltanat bir coğrafya parçasındaki hakimiyeti kullanan devletin birinci adamının belirlenme şekli ile ilgilidir. Bugün ülkemizde saltanat taraftarı/cumhuriyet karşıtı kimse yoktur. Hilafet (peygamber halefliği) ise papalık gibi, dünya üzerindeki bütün Müslümanların dini liderliği anlamındadır. Dindar cumhuriyetçilerin (saltanata karşı olanların) büyük kısmı, hilafet makamının yeniden tesis edilebileceğini düşünür. Buna karşılık bu iki kavram—genellikle kasden—çoğunlukla birbiriyle karıştırılır. Özellikle de herkesin karşı olduğu saltanatın yerine hilafet konularak, böylece hilafet kötülenmeye çalışılır.

6. İslam memleketi, İslam ülkesi gibi kavramlardan tamamen farklı olarak; İslam devleti, devlet tüzel kişisinin din ile ilişkisini ifade eden bir kavramdır.

7. Bir çok müstebit yönetici gibi, 12 Eylül ihtilalinin lideri Kenan Evren, hem de devlet başkanı sıfatıyla, başını açmak istemeyen öğrencileri ikna edebilmek için “siz başınızı açın, bunun günahı yok ama varsa da devlet çeker” şeklinde “hikmetli” açıklamalar yaparak, bu görüşü (!) savunmaktaydı.

8. Devletin, vatandaşların dini taleplerini karşılamaya yönelik olarak kamu hizmeti yürütmesi laiklik ilkesine aykırı değildir. Aksi fikrin kabulü, Ankara’da Bakanlıklar semtinde resmi binaların bodrum katlarında (devletin temellerinde !) camiler bulunduğu sürece, Türkiye’de laikliğin söz konusu olamayacağının kabulünü gerektirir.

9. 1876 Anayasasının ilk şeklinde (35. ve 54. madde) meclisin kabul ettiği kanunlar ancak padişahın onayı halinde yürürlüğe giriyordu ve son söz de padişahtaydı (meclisin ısrar yetkisi yoktu). Bu maddelerde, sonradan, 1909 yılında yapılan değişiklikle, kanun kabulü konusunda meclis ile padişah (ve hükümet) arasında ihtilaf çıktığı takdirde padişahın meclisi feshedebilme yetkisi sürdürülmüş olmakla birlikte, yeni meclis dahi eski meclisin görüşünde ısrar ederse padişahın buna uyması zorunluluğu ve ayrıca padişahın geri çevirdiği kanunların 2/3’lük ekseriyetle yeniden kabul edilmesi halinde yayınlanması zorunluluğu getirilmiştir.

Yazar


Avatar