Makaleler

Demokrasinin Problemleri (İslâm ve Demokrasi-3)

Siyasi partiler ve muhalefet: İslâm’ın ilk yıllarında Hz. Resûlullah’ın döneminde ve diğer üç halife döneminde şûrada görüşülen meseleler üzerinde muhalefet oluyor, fakat düzenli teşkilatlı bir partileşme şekline dönüşmüyordu. Hz. Osman’ın öldürülmesiyle açıkça Müslümanlar, Hz. Ali’nin ve Hz. Muaviye’nin etrafında ikiye bölünmüş olarak toplandılar; gerçi Hz. Ali ve Hz. Aişe’nin Hz. Ebubekir’e geç biat etmeleri İslâm yönetiminde belirgin olan ilk muhalefet örnekleri olarak kabul edilmektedir. Daha sonra Hz. Ali’nin, Hz. Osman’a karşı muhalefet tavrının ise öncekilere nisbeten daha teşkilatlı ve yaygın olduğu göze çarpmaktadır.1

İslâm tarihinde Hz. Muaviye’nin karşısında bir Hz. Ali Şiasından bahsedilir. Şia kelimesi, Arapça “grup, taraf, bir fikrin taraftarları” anlamına gelir. Bunu bugünkü anlamda parti olarak düşünebiliriz. Muaviye taraftarlarına Şia denmemesinin sebebi Muaviye’nin yönetime bütünüyle hakim olup yalnız bir partinin başı olmaktan çıkması idi.

Hz. Ali’ye karşı başlayan muhalefet hareketine de “Hariciye” denildi ve tam bir parti gibi davranan bu grubun temel felsefesi “Kur’an bize yeter” anlayışına ve “Hakimiyet Allah’ındır” sloganına dayanmaktaydı. Hz. Osman’a ve taraftarlarına zaten karşı olan bu grup, Hz. Ali’ye karşı da tam bir ihtilal temâyülü ile muhalefet ettiler. İhtilâlcilikleri hiç çekinmeden Müslüman kanı dökecek kadar ileriye gitmişti ve üstelik bunu da “cihad” adına yapıyorlardı.

Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Muaviye döneminde bugünkü siyasi parti davranışlarına benzer davranışlara sahip bazı grupların varlığını biliyoruz. Günümüzde de siyasi partiler arası iktidar yarışını bünyesinde barındıran temsili demokrasi, partileşmeyi belli düsturlar çerçevesinde gerçekleştirmektedir. Artık siyasi sistemin vazgeçilmez unsuru olan partilerarası rekabet ve muhalefet, anahatları anayasa ve siyasetin teamülüyle belirlenerek kanunlar ve belli prensipler çerçevesinde cereyan etmektedir.

Yani bir partinin kuruluşu, çalışma esasları, görev ve sorumlulukları kanunlar ve tüzükler ile netleştirilmiştir. Ekseriyete dayalı yönetim şeklinin seçim sistemi, siyasi partilerin de varlığını zaruri kılmıştır. Bediüzzaman’ın Sünuhat adlı eserinde partileşmeyi yeni anayasal parlamenter sistemin bir gereği olarak kabul ettiğini görüyoruz. Bediüzzaman, siyasi parti olgusunu kabul etmekle kalmıyor, bizdeki parti davranışına bir tenkid yönelterek, kendi anlayışındaki siyasi parti davranışının nasıl olması gerektiğini de ortaya koyuyor. Bediüzzaman’a göre bizdeki partilerin fikirlerinin bir uzlaşma noktası bulmak üzere birbirlerine meylettikleri görülmemekte, “adeta biri diğerinin varlığını reddetmektedir.”2

Devlet ve sorumlulukları: İslâm devletinde iktidarı elinde bulunduranların asli görevi “adaleti” gerçekleştirmekti. Kitap ve sünnete dayanarak, icma ve içtihad ile yapılan kanunların uygulanması, ülkede yaşayan herkesin can ve mal güvenliğinin sağlanması, hak ve hürriyetlerin korunması, kalkınma ve sosyal refahın sağlanması devletin başlıca görevleri arasında idi. Devletin bu sorumlulukları göz önüne alındığında İslâm’da asıl olanın “devlet” değil toplum olduğu ortaya çıkar. Devlet, toplumun ihtiyaçlarını gidermekle ve iç düzeni sağlamakla sorumludur. “Halkın efendisi, ona hizmet edendir,” (Keşfü’l-Hafa, I: 463) hadis-i şerifince devlet, toplumun hizmetindedir. Devlet işlerini yürütmekle görevli seçimle işbaşına gelen hükümet de millet için fedakarlıktan kaçınmayan kimselerden teşekkül edecektir.3 Çünkü demokratik bir yönetim milletin hakimiyeti demektir. Yani millet hakimiyetinin cisimleşmiş bir misali olan meclis hâkimdir, hükümet hâdim ve hizmetkârdır.4 Böyle bir devlette gayr-i müslimler de vazife alabilirler, memuriyete girebilirler, hatta saatçi ve makineci oldukları gibi vali ve kaymakam da olabilirler. Çünkü milletin hâkim olduğu demokratik bir yönetimde hükümet hizmetkârdır. Memuriyet de hizmetkârlıktır.5 Kaymakam ve vali reis değiller, ücretli hizmetkârlardır. Başka bir ifadeyle, devletin ve hükümetin sorumluluğunda olan işler mekanik ve teknik işlerdir.

Devletin yargı ve din ile ilgili işleri ise tamamen düzenleme mahiyetindedir. Çünkü din işlerine bakan diyanet dairesi ve mahkemeler bağımsız olmalıdır. Hakiki adalet, harici hiçbir müdahaleyi kabul etmeyeceğinden yargı tamamen bağımsız hareket etmelidir, aksi halde adalet gerçekleşmeyecektir. Diyanet dairesi ise bir meclise istinad etmelidir. Çünkü, nasıl hükümeti ilgilendiren yürütme ile ilgili işler ülkenin her tarafına gelen temsilcilerden müteşekkil bir meclise dayanmaktadır, aynı şekilde diyanet dairesi de çeşitli hak mezheblerden, muteber âlimlerden teşekkül eden bir meclise dayanmalıdır.6

Otoriteye itaat: Şeriatla ve tecrübe ile sabittir ki, sağlam, dindar, hakperest ulü’l-emre itaat farzdır.7 Çünkü devlet işlerinin kolay yürütülmesi ve dolayısı ile toplum hayatının ahengi için siyasi otoriteye itaat şarttır. İtaatsizlik diğer Müslümanların hukukuna tecavüzdür. Hukuk-u umumî “hukukullah” hükmüne geçeceği için Şeriat itaati farz kılmıştır. Yalnız yönetenler zulmeder veya yönetim için gereken şartları kaybederler ise değiştirilmeleri gerekecektir. Onların Şeriatten ayrıldıkları noktalarda da itaat etmek şart değildir. Bediüzzaman da ehl-i sünnet alimlerinin bu görüşünü, “Padişah Peygamberimizin emrine itaat etse ve yolundan gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tabi olmayıp zulüm edenler, padişah dahi olsalar, haydutturlar”8 şeklinde ifade etmiştir.

Demokrasinin problemleri

Demokrasiyi ekseriyet sistemi olarak kabul eden görüşün 18. yy’dan itibaren uygulamada olduğunu daha önce ifade etmiştik. Uygulamadaki demokrasinin içinde barındırdığı problemler pek çok ilim adamında ve bazı topluluklarda kuşku uyandırmaya devam etmektedir. Bu problemlerin başında demokrasinin temelinde yer alan hürriyet görüşü yatmaktadır. Batılı demokrasilerin hürriyet tarifi, uygulamada önemli problemler meydana getirmektedir. Fransız İnsan Hakları Beyannamesi’nde (1789) şu tarif yer almaktadır: “Başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir.” Ferdin hürriyeti başkalarının hürriyeti ile sınırlandırılmakla birlikte böyle bir hürriyet anlayışı ferdin kendine zarar verme ihtimalini ortadan kaldırmamaktadır. Bu durumda kendi iç düzenini sağlayamamış, ruhi yönden istikrarsız fertler ise toplumun ahenkli yapısını ve istikrarını bozacaktır. Aslında kişinin temel hakları da böyle bir tarifin doğurduğu neticeler itibarı ile zarar görecektir. Meselâ hayat hakkı kişinin doğuşundan gelen ayrılmaz kişilik haklarından biridir. Bu hakkın başkası tarafından ortadan kaldırılması nasıl bir hak tecavüzü ise, kişinin kendi kendine bunu yapması da aynı şekilde bir hak tecavüzüdür. Bu eksiklik Bediüzzaman tarafından yeni bir tarifle giderilmiştir: “Hürriyet odur ki, ne kendine, ne gayrıya zarar versin.” Ayrıca Bediüzzaman’a göre başkasına zarar vermemek kaydıyla olsa da kişinin gereksiz eğlence ve kötü alışkanlıklara müptela olması hürriyet değil, nefsin, yani insanın kötülüklerini isteyen benliğinin (egosunun) esareti altına girmesidir. Başkalarının hürriyetleri ile sınırlı olan kişi hürriyeti, aynı zamanda kişinin kendine karşı korumakla yükümlü olduğu hakları ile de sınırlıdır. Mesela, temel insan haklarından olan can güvenliği kapsamına giren sağlıklı yaşama hakkı ferdin kendisi de dahil kimse tarafından gasp edilmemelidir. Gerçi uygulamadaki demokrasilerin bir kısmında bu yönde uygulamaların olduğu da bir gerçektir. Alkolizme, uyuşturucu bağımlılığına karşı başlatılan kampanyalar ve ferdin elinden bunları kullanma hakkını(!) alan kanunlar buna örnektir.

Seçim esasına dayalı çoğunluk yönetimi olan demokrasiler demokrasiyi savunan Leslie Lipson, T. Jefferson, W. Churchill, Schumpeter gibi bütün düşünürlerin göz önüne aldığı önemli bir problemle daha karşı karşıyadırlar: “Çoğunluk diktatoryası.” Seçim yoluyla oluşan parlamento, yasama ve yürütme gücünü elinde tutmaktadır. Doğrudan demokrasi günün şartlarında mümkün olmadığı için vekâlet yoluyla oluşturulan temsili sistem çoğunluk sultasına müsait bir zemindir. Yarış ve rekabet üzerine kurulu bir toplum yapısı hem ticari kuruluşları, hem de siyasi partileri aynı arenada yarışa sokmuştur. Çünkü Batı toplum yapısını, bilhassa üst yapıyı (kültürel yapıyı) ekonomik (alt) yapı ve üretim şekilleri belirliyor. Kapitalizmin etkisiyle serbest piyasa ekonomisinin yaşandığı Batı toplumlarında ticari-iktisadi rekabet nasıl toplumun zararına olan tröstleşmeyi-kartelleşmeyi getirmişse, siyasi partileri de içine alarak aynı yapıya endekslemektedir. Başka bir ifadeyle ekonomik tekeller rakiplerini aşabilmek için siyasete de girmektedirler. Bu da neticede oligarşik bir yapıyı doğurmaktadır. Bu ise azınlık haklarının kaybolması demektir. Kısacası azınlığın haklarını zedeleyecek bir icraat çoğunluğa dayanılarak yapılabilecektir.

Bir diğer problem de demokrasinin oluşmasında gerçek fail olan “halk”ın yanıltılabilmesidir. Basın ve propaganda halk kitlelerini kolayca yanıltabilir. Bunun örnekleri çok görülmüştür. Halk o zaman doğrudan yana tavır koymayabilir. Zaten sözünü ettiğimiz haksız rekabet ortamı halkın aldanma ve aldatılması faktörünü de içine alır. Bu durumdan hareketle Joseph A. Schumpeter, “Demokrasi halkın kendini yönettiği rejim değil, halkın tasvip ettiği rejimdir” der. Leslie Lipson’a göre bütün bu mahzurların giderilmesinde, bu problemlerin aşılmasında en kayda değer çare “tecrübe”dir. Toplum aldanacak, aldatılacak, fakat tecrübe kazanacaktır. Deneme-yanılma yoluyla doğruyu bulacak ve bir daha aynı hatayı tekrarlamayacaktır. Aslında uygulamada olan demokrasilerde basın ve propagandayı denetleyen, haksız rekabeti önlemeye çalışan mekanizmalar kurulmuştur.

İktidarın çoğunluk sultasına dönüşmemesi için temel hak ve hürriyetleri koruma altına alan ve icrayı sınırlandıran anayasalar da mevcuttur. R. Aron’un da dediği gibi, “Anayasaya bağlı çoğulcu rejimler bütün politik rejimler gibi oligarşiktir. Ama demokrasi bilinen bütün rejimlerden daha az oligarşiktir.” Winston Churchill de bu hakikati gizlemez; “Demokrasi en iyi yönetim şekli değildir, kötü tarafları en az olan yönetim şeklidir” der. Ayrıca sivil kurumlar yapmak, devlet yapmamak kaydıyla bir demokratik devletin benimsediği Anayasa, “insan hakları” ve “hukuk devleti” ilkeleri ile kendisini sınırlar. Çünkü “insan haklarına” dayalı olmayan hukuk devletleri, demokrasiyi kişilik hak ve özgürlüklerini gasbetmekte kullanmış olurlar. Başka bir ifadeyle demokrasi, kişilik hak ve hürriyetlerini gasbetmekte kullanılan bir aracın kurum halini alması demektir.

Bazı düşünürlere göre, bu kurum şöyle oluşacaktır: Demokrasinin sağladığı hürriyet ortamı kavram kargaşasına sebep olduğu gibi, hürriyet ve hakların sınırını koruyamayan kişi ve kurumlar toplumda belli bir anarşiyi de doğuracaktır. Bu durumda devlet günlük toplum hayatının düzenli işleyebilmesi için teknik düzenleme ve müdahalelerde bulunacaktır. Devletin günlük hayata müdahaleleri ise statükoculuğu getirecektir. Yani devlet statükoyu korumaya yöneldiğinden eşitlik, hürriyet gibi demokratik hedefleri tehdit etmeye başlayacaktır. Tocqueville gibi bir düşünür böyle bir durumda devletin küçülmesi veya sınırlandırılmasının çare olmayacağı görüşündedir. Ona göre etkin ve güçlü siyasal kurumlar gerekmektedir.

Bir başka problem de halkın yürütmeyi denetleme imkânının hayli sınırlı olmasıdır. Meselâ, halk iktidara verdiği destekten vazgeçtiği zaman, seçim süresini beklemekten başka çaresi görülmemektedir. Demokrasilerde 4-5 yıl gibi olan bu süre zarfında halkın istemediği gelişmeler de olabilir. Bu problem bazı demokratik ülkelerde seçimleri yenileme yetkisini gündeme getirmiştir. Anayasada hükümeti fesih ve seçimleri yenileme yetkisi yine demokratik yollarla oluşmuş cumhurbaşkanlığı, başbakanlık gibi kurumlara verilebilmektedir.

Devlet despotizmini önlemek için devlet ve sivil toplum alanlarında iktidar temellerini güçlendirecek mekanizmaların oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Bu ise demokrasinin kendi kendini felç etmesi demektir. Burada çare, iktidarın çok sayıda ve çeşitli ellere dağıtılmasındadır. Bu da şu yollarla olacaktır:

1. Kuvvetlerin ayrılması.
2. Siyasal iktidarın sık el değiştirmesi.
3. Farklı eğilimlerde olan siyasal iktidarların sırayla gelmesi.
4. Vatandaşların devlet mekanizmalarına katılması (jüri sistemi gibi).
5. Sivil birliklerin varlığı.

Diğer mekanizmalar zaten anlaşılır ve açık olduğu için burada sivil birlikler üzerinde duracağız. Sivil örgütler, demokratik bir toplumun “olmazsa olmaz” şartıdır. Çok sayıda sivil birlik demokrasiyi gerçekleştirmek için zorunludur. Bu sivil birliklere Tocqueville, “toplumun bağımsız gözü” adını vermektedir. Çünkü kendilerine mahsus örgütlenme biçimleri olan bu birlikler devamlı birbirleriyle etkileşim halindedirler ve hak ve hürriyetlerini tehdit eden tehlikelere karşı devamlı uyanıktırlar. Bu şekilde varolan çok sayıda sivil birlik demokrasi için vazgeçilmez zorunlu unsurlardır. Şunlar örnek olarak gösterilebilir:

1. Bilim ve edebiyat çevreleri.
2. Okullar.
3. Yayınevleri.
4. Yurtlar.
5. İmalat atölyeleri ve fabrikalar.
6. Dini teşkilatlar.
7. Belediyeler.
8. Aile.9

Tocqueville’in ifadesiyle, kişi hak ve hürriyetlerini muhafaza etme yolunda devletin yetki sınırlarını daraltan “toplumun bağımsız gözü,” Bediüzzaman’ın Münazarat adlı eserinde de yerini almıştır. Kamuoyunu nurani bir sütuna benzeten Bediüzzaman, topluma ait gayret, hamiyet ve murakabenin daha kuvvetli ve tesirli olacağını öne sürer. Yöneticilerin gerek kabiliyet, gerekse çalışma açısından kifayetsiz kalmasının kaçınılmaz olduğunu kabul ederek, “Başkasına itimat etmeyen nefsiyle teşebbüs eder” formülünü ortaya koyar. Yani toplumun her bir ferdi kendi hak ve hürriyetlerini korumada aklıyla hareket ederek, fertleri kendi gayreti neticesinde bir kamuoyu murakabesinin meydana geleceğini söyler.10

Demokrasinin uygulama esnasında ortaya çıkan problemlerinden biri de kemiyetin keyfiyete tercih edilmesidir. Bir başka ifadeyle hiçbir sıfat gözönüne alınmaksızın sandık başında herkesin eşit olması, demokrasinin bir problemidir. Yönetenlerin seçilmesinde sayı çoğunluğu önemli rol oynadığı gibi teşri mekanizmasının çalışması esnasında da önemli rol oynamaktadır. İlmî ve tecrübi açıdan yönetim konusunda bir derinliği olmayan kitleler yönetimde belirleyici rol üstlenmişlerdir. Bunu bir problem olarak kabul edenler demokrasiyi ideal olmayan, fakat halk desteğini sağlamış bir yönetim şekli olarak görürler. Demokrasiyi savunanlar toplumun iyi bir eğitim alması sonucu böyle bir problemin aşılacağını kabul etmektedirler. Bediüzzaman Said Nursî ise halkı zaten belli bir seviyede rasyonel olarak görmektedir. Yani toplum neyin ne olduğunu tam olarak anlayıp anlatamasa bile kendi kâr ve zararının farkındadır. Avamın gidişata ve neticeye bakarak iyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini ayırdedebileceğini kabul ederek, kendisine sorulan, “Nasıl anlayacağız, biz cahiliz” şeklindeki soruya, “Cahilsiniz, fakat akıllısınız” diye cevap vermiştir.11 Zira insan cahil olsa da aklını kullanarak birbirine benzeyen olayların sonuçlarına bakarak doğruyu bulabilir. Kaldı ki, teşri mekanizması sadece yönetimle ilgili kanunları yapacaktır, ekseriyetin oyları ile teşekkül eden yürütme ise bu kanunlar çerçevesinde icraatta bulunacaktır. Yönetimle ilgili teknik konularda meydana gelen problemler esasa taalluk etmeyen problemlerdir.

Dipnotlar:
1. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 53-55.
2. Julius Wellhousen, İslamiyetin İlk Devirlerinde Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, Çev.Fikret Işıltan, TTK Yayınları, Ankara 1989, s. 18-61.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Sünuhat, Yeni Asya Neşr., İstanbul 1993, s. 68.
4. Münazarat, s. 36.
5. a.g.e., s. 42.
6. a.g.e., s. 79.
7. a.g.e, s. 80.
8. Divan-ı Harb-i Örfi, s. 24.
9. Münazarat, s. 42.
10. John Keane, Demokrasi ve Sivil Toplum, Çev. Necmi Erdoğan, Ayrıntı Yay,, İstanbul 1994, s. 81.
11. Münazarat, s. 45.

Yazar


Avatar