Makaleler

Değişim Kıskacındaki Ülke

“Yeni Hal” ya da “Eski Hal”

21. yüz yılının büyük değişimler içermesinin nasıl bir derin anlam ifade ettiğini toplum, birazda, üst düzey devlet yetkililerinden öğrenmişti. Bugün için gelinen nokta, ciltleri dolduran hamasi nutukların aksine, kahredici bir manzaradan başkası değil. Bu iç karartıcı manzara yeni yüzyıla ait bir görünümden ziyade “geri”lere; ikinci dünya savaşı ve öncesi dönemine ait nefret görüntüleridir. Kimileri buna “ekonomik kriz”, kimileri “siyası kriz”, bir başkası “sistem krizi” kimileri “ahlak krizi” kimileri ise “toplumsal kriz” diyorlar. Bütünsel olarak bakıldığında söylenenlerin her biri gerçeğin bütününü resmettiği anlaşılır. Gerçekte bu manzara tüm ince ayrıntılarıyla sistem destekli bir “Ulusal kriz”dir. Buna siz “yeni hal” karşısında “eski hal”de ısrar etme “muhali”nin getirdiği, değişime uygun cevap verememe; ya da değişime karşı direnme “krizi” de diyebilirsiniz. Krizler yönetimlerin sağlıklı gitmediğinin çok sesli ifadesidir.

Konuya anlamak açısından şu soruları kendimize sorabiliriz. Mesela; Türkiye değişimin neresindedir? Değişimle gelen fırsatlar ve Türkiye’nin sahip olduğu üstünlükler nelerdir? Bu üstünlük sağlayan değerlerden yararlanma ve dış ve iç çevreyle olan ilişkisi hangi düzeydedir?

Sistemlerin çevre ile ilgili duruşlarını belirleyen üç yaklaşımdan söz edilir. Bunlardan ilki çevreye karşı kapalılık yaklaşımıdır. Bu yaklaşım çevreden etkilenmeden, oradaki değişimleri yok sayarak, tek yönlü aktiflik içerisinde, çevreyi etkilemeyi, değiştirmeyi, hedefler. İdeolojik devletlerin, otoriter yönetimlerin, kapalı toplumların takındıkları tutum bu tür bir tutumdur. Sanırım bu, bu ülkenin vatandaşları olarak hiç de yabancısı olmadığımız bir uygulamadır. Diğer bir yaklaşım bütünüyle çevreye açık olma anlayışını ifade eder. Bu yaklaşımı sistemlerin çevrenin inisiyatifine terkedilmiş, pasif konumda yer alan bir ilişkiyi öngörür. Sonuncusu ise karşılıklı etkileşimi öngören yaklaşımdır. Sistemler çevre ve kendi gerçeğinin farkında olarak hem çevreyi etkiler, hem de çevreden etkilenir

Anlaşılacağı gibi diğer iki yaklaşım ifrat-tefrit özelliği sergilerken; bu yaklaşım, açık toplum anlayışıyla çevre ile karşılıklı etkileşim içerisinde dengeli bir yol izler, kendi gerçeğiyle çevre gerçeğini analiz ederek, yeni beklentileri dikkate alan bir anlayışla sahih amaçlarını, yani eşyanın tabiatına uygun ve insana hizmet anlayışına ilişkin amaçlarını, gerçekleştirmeyi hedefler.

Değişim karşısında olumlu yaklaşımı başka şekilde de ifade edebiliriz. Değişime karşı duyarlı olan bir anlayış değişimi, değişimin getirdiği “tehdit” ve “fırsat”ları, iyi analiz eder, buna karşı kendi “üstün” ve “zayıf” yönlerinin neler olduğunun da analizini yaparak tespit eder. Bu şekilde kendisinin “zayıf” ve “üstün” yönlerinin farkında olarak, değişimle gelen tehditlerden nasıl korunacağını, fırsatlardan ne şekilde yararlanacağını, kendi “kaynak ve kabiliyetleri, değerleriyle karşılama” yoluna gider. Böylelikle anlamlı olduğu varsayılan sistemler hem korunmuş hem de, gelişme fırsatını yakalamış olurlar. Değişim frekansını anlayamama veya kapalı yapı oluşturma, değişime direnme durumlarında söz konusu sistem öncelikle sahih amacına ters düşer, güçsüzleşir ve kendi varlıklarını kendi elleriyle sona erdirmiş olurlar.

Önemle vurgulamak gerekir ki, gerek ontolojik gerekse tarihi gerçeklerin ortaya koyduğu sonuç şu olmuştur. Değişime uygun cevap vermeyen varlık-yapılar (cemaat, cemiyet, örgüt, devlet) yok olurlar. Örneğin dünün Osmanlı Devletinin tarih sahnesinden silinmesi, bugünün Sovyetler Birliğinin çökmesi, sonuç itibariyle bu bakımdan iki farklı göstergedir. Cemil Meriç, “devlet-ebed-müddet” idealine sahip Osmanlının, “Devletlerin de ölebileceği…” anlamını taşıyan görüşlerinden dolayı İbn Haldun’a soğuk baktıklarını söyler. Fakat değişim karşısında manevra kabiliyetini kaybeden, mevcut kaynaklarını üstün yönlerini kullanamayan, böylelikle de zamanında gerekli yenilenmeyi gösteremeyen Osmanlının payına düşen “çöküş” olmuştu. Sovyetler Birliğinin, güya “insan için” ama “insana rağmen” olan, ideoloji merkezli yapısının, insanın temel ihtiyaçları karşısında yetmiş küsur sene içerisinde o derin “izmihlal”i, yani “çöküşü” yaşaması kaçınılmaz olmuştur.

Yaşanan değişimle birlikte, “ideolojilerin sonu”, yani ideolojilerin iflas ettiği genel kabuldür. İttifak teslim edilen başka bir konuysa “dini-manevi” değerlerin yükselen değerlerin başında gelmesidir. Katı materyalizmin uygulandığı dönemlerde bile referans kaynağı olmaktan geri durmadı. Manevi değerler bugün için bireysel yaşantıdan toplumsal yaşantıya uzanan temel moral değerleri olarak işlem görmektedir. Sistemlerin tüm kurumlarında kalkınmak için ihtiyaç duyulan motivasyon gücü bu manevi temel dinamiklerde gizlidir. Özellikle İslam’ın, evrenselliğinden kaynaklanan özelliği dolaysıyla çağımızda da, yükselen değerlerin parlayan yıldızı olarak farkedildi. Bu İslam’ın kaynağından, muhtevasından, geniş bir etki alanına sahip olmasından ve değişimle birlikte insanlığın beklentilerine cevap verecek dinamik ve evrensel bir yapı arz etmesindendi. İslam değişimle birlikte, özellikle İslam coğrafyası için başlı başına fırsatlar hazinesi sunuyordu. İşte tam bu fırsatlar noktasında konumu ve tarihi birikimi itibariyle Türkiye özel bir yere sahip olmakla birlikte, olup biteni anlayıp, uygulamaya koyacak bilinçten uzak olduğunu ortaya koymuş oldu.

Tarihi süreç açısından bakıldığında, yirminci yüzyılın başlarında çöken Osmanlı Devleti’nin , yeni çağla birlikte yeni bir medeniyet olarak ayağa kalkma ve bir dünya gücü oluşturma fırsatıydı bu. Maalesef bu tarihi fırsatın ne anlama geldiğini dışımızda herkes gayet iyi anlamıştı. Örneğin Clinton “Osmanlı’nın çöküşü, 20. yüzyılı belirledi. Türkiye ise, 21. yüzyılı belirleyecek.” derken bu tarihi fırsatı kendi endişelerini içeren yorumuyla seslendirmişti. ABD ve Batının ters bir olumsuzluk olarak gündeme taşıdıkları bü dinamik ve evrensel güc karşısında tuhaf bir inatla, tam anlamıyla “fransız” kaldık. Uluslararası arenada yekun “üstünlük”lerimize rağmen payımıza düşen “hasta adam” olmakmıydı?

Bu noktada sahip olduğumuz (olamadığımız demeli) üstünlüklerimizin neler olduğunu hatırlamakta fayda var. İlk elden söylemek gerekirse Türkiye, Türk-İslam tarihimize ait misyonun birinci derecede mirasçısıdır. Tarih bilinci içerisinde, taşıdığı değerlerin farkına varması, yaşadığı çağın gerçeklerine uygun olarak “kendi duruşu”nu belirlemesi gerekmektedir. Bunun yanında başka bir üstünlük noktası da konum itibariyle Türkiye’nin, üç kıtanın birleştiği bir noktada olmasıdır. Avrupa, Türkiye’den başladığı gibi Asya’da Türkiye’den başlamaktadır. Dolayısıyla esas mesele Türkiye’nin nereden ve nasıl başlaması gerektiğine karar verme maharetidir. Başka bir üstünlük noktası değişimin getirdiği tarihi fırsatlardan biri olan Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan, Avrasya adıyla anılan Türk dünyasıdır. Türkiye’nin bulunduğu bu yeni bölge yeni ihtiyaçlarla ve çeşitli zenginliklerle doludur. Aklı eren bütün devletlerin iştahını kabartan Avrasyanın en önemli özelliği vardır. Bunlardan biri; Müslüman ve Türk olmasıdır. Burada Türkiye için başlı başına bir üstünlük, bir güç, bir değer olarak karşımıza yine “İslam”ın çıktığını görüyoruz. Bu anlam birliği içerisinde Türkiye, Avrasya bölgesinin beyni konumunda bir anlam taşımaktadır.

Bütün bu üstün ve avantajlı yönlerimize rağmen mevcut maddi-manevi kaynak ve kabiliyetimizle uygun cevabı verdiğimizi söylemek neredeyse imkansız gözüküyor. Batı dünyası bizi köprü olarak kullanıp Avrasya’ya uzanırken biz hala olup biteni tam anlamış değiliz. Biz yeni geniş ölçekli fırsatları değerlendiremeyerek “Doğu’ya giden trenin lokomotifi olma fırsatını kaçırarak; Batı’ya giden trenin arka vagonu” olma anlamsızlığını sürdürüyoruz. Bu son benzetme ile Doğu-Batı kavgasına gönderme yapmak değil; bütün üstünlüklerimize rağmen yaşadığımız patolojik sıkıntının altını çizmek içindir.

Ülke olarak yaşanılan sıkıntının başlıca sebeplerinden birisi, her şeye rağmen değişimi kendi içinde gerçekleştirememesidir. Bu kuraldır: Kendini değiştirmeyen, çevre değişiminin taleplerini karşılayamaz ve başkasını değişmesinde etkin olamaz. Devletin kapalı sistem merkezli tutumunun bilgi çağında yeri yoktur. Geçen asrın ilk çeyreğinde revaçta olan ve bugün için Batı’nın bile vazgeçtiği katı pozitivizmin ve yıkılan demir-perde bloğunun bıkmakta karar kıldığı totaliter uygulamaların benimsenmesi değişimin “geri”sine düşen “eski hal” durumlardır. Değişimde bir adım önde olan insanımıza, İki bin bir yılında, bin dokuz yüz elli öncesini yaşamak zorunda bırakılması “muhali yaşamak” gibi ağır geliyor.

Değişim sürecinde “yeni hal” düzleminde bütün boyutuyla insan ve beşeri alanlarda farklı, bir o kadar da anlamlı gelişmeler yaşanmaktadır. Mesela kamusal alanda siyasal katılımcılık, devlet yapısında özelleşme, sivilleşme, bireyselleşme; haklar; inanç, fikir, teşebbüs vb. özgürlükler; çok seslilik, sivil inisiyatif ve sivil kurumlar; temiz toplum özlemleri.

Açıkçası buyurgan ve itaatkâr yönetim anlayışından, katılımcı ve girişimci yönetim anlayışına geçilmekte, “ideoloji merkezli sistem” yerine; “insan merkezli yönetim” anlayışı ön plana çıkmaktadır. Geleceğin dünyasında korku temeline dayanan otoriter yönetimlerin yeri yoktur. Birey ve toplumların bünyesi korku ve baskı kültürünü barındıran ideolojileri, uygulamaları reddetmektedir. İnsan, sevgi ve inanç temeline dayanan kültürün, paylaşımcı, girişimci, birleştirici yönleriyle bütünleşip yoluna devam etmek istemektedir. Kamusal alandaki bu yeni gelişmelerin sağladığı avantajlarla tüm dikkatler insana ve onu anlamlı ve nitelikli kılan değerlere odaklanmıştır.

Özetle, Türkiye, coğrafi konumu, tarihi misyonu itibariyle oldukça avantajlı bir durumdadır. Değişim sürecinde global değişim Avrasya gibi önemli bir Müslüman halklar coğrafyasını fırsat olarak önümüze ilgimize ve bilgimize sunmuştur. İnsanın ön plana çıktığı bir zaman diliminde sahip olduğumuz genç nüfusumuz, ülkemiz için önemli üstünlük sağlayacak güçtür. Dün olduğu gibi bugün de İslam, insanlığa ait yükselen değerler ölçeğinde, öncelikli, kapsamlı ve anlamlı yeriyle sahip olduğumuz en önemli kaynağımızdır. Değişim karşısında ve bizi üstün kılan kaynak ve değerlerimizi yok sayma hastalığından kurtulmamız için, toplum olarak külfetli faturayı ödemiş olmalıyız.

Artık ülke olarak çağdaş devletlerin, devlet olarak değişimin, zihniyet olarak toplumun gerisinde olduğumuzu açık yüreklilikle kabullenmemiz gerekir. Bununla birlikte krize sebep olan ve iflas eden bir anlayışla sorunun çözülmeyeceğini anlamalıyız. Değişimi ve kendi gerçeğimizi yok sayarak var olmamız mümkün olamayacağını kavramış olmalıyız. Çünkü hiç bir beşeri yapı, değişimin kanunun evrensel bir ilkesi olan “Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!” gerçeğinden kurtulma ayrıcalığına sahip değildir. Biz, her şeye rağmen, gelecek adına “ümit var”ız.

Yazar


Avatar