Mana-i Harfi

Değersizleştirme

“Ben”in temel özelliği sahiplenmektir. Varlığın “ben” merkezli algılanması halinde, “benim” olmak ya da olmamak konumu en önemli belirleyici olmaktadır. Bu durum “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!”, “Ben güzele güzel demem! Güzel benim olmayınca.” gibi pek çok deyimle günlük hayatımızda ifadesini bulmuştur.

Benlikle bağlantılı olarak algılanan alem, “benim olanlar” ve “benim olmayanlar” şeklinde ikiye ayrılır. Sosyal hayatın tanziminden hukuki kuralların belirlenmesine kadar, bu ikili tanım en önemli belirleyici olma özelliği taşır. Hayat, “mülk” cihetiyle algıladığımız şekliyle kalırsa “benim olanlar” alanının genişletilmeye çalışıldığı bir mücadele zemininden ibaret kalır. Değerlendirmelerin ve varlığa atfedilen önemlerin merkezinde, benlik, malikiyet ve sahiplenme duygusu yer alır.

Bu tarz bir varlık algısı, aslında kişiliğin en zayıf olduğu ve benliğin asli vazifesinden uzaklaştığı noktadır. Bir ölçü birimi, varlık alemindeki güzellikleri tartacak bir terazi, eşyanın gerisindeki güzellikleri görebilmek için kapıları açacak bir anahtar konumundaki benlik, bu bakış açısı ile, varlığın ve hayatın merkezine oturur, araçken amaç haline dönüşür. Sahiplenmek ve “benim olan” alanını genişletmek gayretindeki benlik, hiçbir zaman “acz ve fakr” özelliklerinden kurtulamaz. Bu onun özünden bir parça, yaratılışının en derinliklerine uzanan bir özelliktir.

Kuvve-i şeheviyenin belirginleşmesi ve hayata yansıması, hazların peşindeki nefis ve sürekli sahiplik alanını genişletmeye çalışan benlikle gerçekleşir. Bu arzulara ve genişleme meyillerine, toplumda oluşmuş değer yargıları, ahlak kuralları, hukuk kuralları, tabiat kanunları olarak adlandırılan varlığın işleyiş kuralları ve semavi kitapların getirdiği hükümler sınır getirir. Ancak bu sınırlar, kuvvelerin fıtri özellikleri değildir. Yani özlerinde, yaratılışlarında, işleyişlerinde bunları sınırlayan fıtri gerçeklikten bahsedilmez. Yani bu kuvveler bir balonun şişip belli bir noktaya geldiği zaman patlaması gibi, kendi iç özelliklerinden dolayı sınırlanmazlar. Dünyayı yutan “daha yok mu?” diyecek geniş bir mideyle yaratılmışlardır.

Bütün bunların yanında benlik kendini değerli hissetmek ister. Bu onu ayakta tutan en önemli unsurlardandır. Ancak varlığı ben merkezli algılayan ruhda da değerler manzumesi de ben merkezli oluşur. Benlik kendinin olana olduğundan fazla, kendinin olmayana ise, değerinin altında kıymet vermek ister. Alış verişler belki de bunun en açık örnekleridir. Diğer taraftan acz ve fakrın bir şamar gibi yüzüne çarptığı her istediğini elde edemeyeceği gerçeği ben merkezli ruhu derinden yaralar. Buna karşı kendini savunabilmenin bir yolu elde edemediklerini değersiz olarak algılamak ve kaybının çok olmadığına inanmaya çalışmaktır. Kıt kaynaklarla sonsuz ihtiyaçlarının ardı arkası kesilmez arzularına cevap bulmaya çalışan benliğin ayakta kalabilmesi için ürettiği çıkış yollarından biri bu olmalıdır. Amerikan Psikiyatri Birliği, bu durumu şöyle açıklanmaktadır: “Birey emosyonal çatışma ya da iç ve dış stres etkenlerine karşı, kendine veya başkalarına aşırı olumsuz değerler yükleyerek tepki verir.”

Değersizleştirme mekanizmasının anlaşılmasında değer kavramının netleştirilmesi büyük önem arzetmektedir. Herşeyden önce değerin ne olduğu ve nereden kaynaklandığı belirlenmelidir. Mülk aleminde varlıkların iç işleyişlerinden ve şuur sahiplerinin değer yargılarından kaynaklanan değerler maddenin gerçekliği midir? Asli değerinin ifadesi olabilirler mi? Manay-ı harfi ile bakılan bir alemde varlığın içini esma doldurur. Bu boyuttan hareketle anlam kazanır. Her unsurun her varlığın yaratıcısını ifade eden bir gerçekliği ve onun güzelliklerine ayinelikten kaynaklanan bir mutlak değeri var olmalıdır. Ruhun istikametini ve istikrarını bulacağı hal bu değerler manzumesinin şekillendirdiği bir varlık algısı olmalıdır. Alemi kendi etrafımızda şekillendirip, kendi ayinemizin rengine boyamak ve izafi değerler atfetmek yerine, kendi konumumuzu ve alemi Yaratıcı ile bağlantılı algılayıp ondan kaynaklanan değerler ile önemsememiz daha ahenkli bir varlık anlayışının temeli olsa gerektir. Ulaşabilmek ve “ben”e ait kılabilmek gayreti başarısız kılınca değersiz olarak algılama çabası ne ölçüde huzur ve kıvamını bulmuş bir ruh yapısı oluşturabilir. Bu anlamda değersizleştirme mekanizması da bir kaçıştır, eşyanın asli gerçekliğinden kaynaklanan bir tavır gibi gözükmemektedir. Sadece rahatlamaya yöneliktir. Ancak benliğin sahiplenmek arzusu ile bağlantılı bir rahatlama arayışı, çoğu zaman daha büyük sıkıntılar doğuracaktır. Bir tarafını da kıskançlık, haset çekememe gibi duyguların oluşturduğu ben etrafında şekillendirilmek istenen hayat değersizleştirme ile istakametini bulmayacak iç çatışmalar, çekişmeler sıkıntılar ve huzursuzluklar daha da artacaktır.

“Az olsun benim olsun!”, “En iyisi benimki…” “En düşük…, bizim…!” gibi değerlendirmeler günlük yaşantımıza benlikten yansıyan ifadeler gibidir. Bu haller çocukluk çağından, benliğimizin yeni yeni şekillendiği dönemlerden kalan primitif, yani iptidai/ilkel olarak isimlendirebileceğimiz tavırlardır.

İmtihanla yüzleştiğimiz dönemin ardından beklenen benliği ve varlığı hakkıyla anlamak, benlik hesabına değersizleştirmek yerine Zat-ı Zülkemal, Hakîm-i Zülcemal namına değerlendirmektir.

Yazar


Avatar