Makaleler

“Cihad” Ama Nasıl?

İçinde bulunduğumuz dönemlerde İslam ile şiddet birlikte telaffuz edilir oldu. Maksatlı ve menfi propagandaların bundaki payı çok büyüktür. Batıda, medya her fırsatta -ve daha çok siyasi gelişmelerin seyrine göre- “İslam fundamentalizmi”nin bir arada yaşamayı ve uygarlığı tehdit ettiğini dile getirmektedir. Medyanın dilinde fundamentalizm, İslam dünyasına ve hatta bizzat İslam’ın özüne ilişkin kullanılan “şiddet ve terör” hareketleridir. Özellikle, Sovyet sisteminin çökmesi ve Varşova Paktının dağılmasından sonra, Batı dünyası, yeni bir düşman tanımı yapma ihtiyacı hissetmiş; ve düşman olarak “İslam fundamentalizmi”ni seçmiştir.

Fundamentalizm, din adına politik iktidar aracılığı ile köklü değişiklikler yapmak üzere, ilk kez ABD’de 1920’lerde Protestan hareketin kendisine verdiği isim olmakla beraber, son on beş-yirmi yıldan beri, tamamıyla “İslam tehlikesi”ne dikkat çekmek isteyenlerin diline doladıkları bir kavram haline gelmiştir.

Bu anlamda, din adına, siyasi kanalları kullanarak temelli değişiklik yapma düşüncesine tarihin her döneminde rastlamak mümkündür ve tarih boyunca pek çok Hıristiyan ve Yahudi fundamentalist hareketi vardır. Çoğunlukla, dini mensubiyetleri dolayısıyla aşağılanan ve zulme maruz kalan bazı Müslüman grupların misilleme psikolojisi ile fundamentalizmin tuzağına düştüğü de bir gerçektir.

Batı kamuoyunda İslam hiç de sevimli bir yüze sahip değildir. Giderek kamuoyunda derin bir İslam husumeti yerleşmektedir, zira medyanın da kışkırtıcı yayınlarıyla kötülüğün adresi olarak bazı Müslümanlar değil, tümüyle İslam gösterilmektedir. Bu yeni tanıma göre, İslam sadece refah toplumlarını değil, uygarlığı, insani evrensel değerleri ve hatta gezegeni tehdit eden bir düşman olarak ilan edilmiştir. Kısaca 90’ların başından itibaren uluslararası literatüre giren yeni düşman tanımını Batının askeri ve politik güç odaklarının yapmış olması önemlidir; bunlardan daha önemlisi, bu el çabukluğu ile yapılmış tanımı kolayca kabul edebilecek bir kültürel arka planın varlığıdır.

Batı insanının zihniyet yapısını tarih boyunca, anti-tez belirlemiştir. “Başkası”, “onlar” (anti-tez); “bana” ve “bize” (tez) düşmandır mantığı egemendir. Süreç diyalektik olarak çatışma temelinde işlediğinden, bizim ve/veya “ben”in varlığı, ancak “başkalarının” (onların) yok edilmesine ya da asimile edilmesine bağlıdır. Eski çağlarda başkaları için “barbar”, “vahşi” tanımını yapanların şimdi “fundamentalist İslam” tanımlamasını yapanlarla aynı kökene sahip oldukları düşünülürse, bu tanımlamaların kökleri çok derinde olan bir kültürel geleneğin farklı tezahürleri olduğu görülür. İslam’da ise tam tersi, genel olarak Müslümanlar negatiften değil pozitiften başlar ve elden geldiğince başkalarına göre kendilerini tanımlamazlar. Pozitif tanım, İslam kelimesinde mündemiçtir. İslam Allah’a teslimiyet ve bütün varlıklarla barış (silm ve selamet) içinde yaşamak demektir. Bir Müslüman kendi karşıtını kendi içinde arar; en büyük düşmanı, kendi nefsidir. Varlığın özünü, kişinin, kendi öz (içindeki) düşmanını tanımak ve ona karşı mücahede etmesi teşkil eder. Bir hadis-i kutside denildiği gibi: “Nefsini bilen, Rabb’ini bilir.”

Ne var ki, İslam adına ortaya konulan kimi şiddette dayalı faaliyetler, özellikle bazı günümüz İslami hareketlerinin böyle bir çıkış noktasından ilham almadıklarını göstermektedir. Batılıların fundamentalist diye adlandırdığı hareketler, -velev ki, Batı sömürüsü ve şiddetine karşı oluşan tepkiler olarak meydana çıksın- oluşturulmaya çalışılan İslam imajına haklılık kazandıracak yollar benimsemişlerdir. Yaşadığımız zaman diliminde, kafalar iyice karışmıştır. Bu dönemlerde, en başta “cihad” buna bağlı olarak “darü’l-harp”, “darü’l-İslam” gibi, Müslüman olmayan unsurlarla ilişkileri yakından ilgilendiren kavramlar, İslam’ın ruhunu incitmeyecek bir şekilde ve tekellüfsüz olarak netleştirilmelidir. Mesele, şirin gözükmek ve görüntüyü kurtarmak olmamalıdır. İslam’ın özünde mündemiç ancak pek çok Müslüman’ın kafasında bir hayli silik olan dinin ebedi hakikatleri, “intikam” ya da “hesap görme” psikolojisine girmeden hakkıyla tanımlanmalıdır. Bugün dünya her zamankinden daha çok İslam’ın evrensel barışçı mesajına şiddetle muhtaçtır.

Fundamentalizm kavramı ile birlikte kullanılan “cihad” kavramın, neredeyse yabancılara karşı kindar bir kan dökme arzusundan beslenen savaş isteği anlamında kullanımının ne kadar asılsız olduğuna değinmeden önce, şu noktayı belirtmek gerekir. Yaygın ama yanlış bir kanaate göre, dinler -özellikle İslam- müntesiplerine kayıtsız şartsız başkalarını öldürme hakkı tanıdığı için dünyada barış tesis edilememektedir. Halbuki, savaşın nedenleri, fertler arasında rekabete yol açan nedenlerle aynıdır; zenginlik elde etme hırsı, kavgacılık, gurur, üstünlük aruzları… Bu meyanda, Bediüzzaman Said Nursi Avrupa felsefesinin (ikinci Avrupa’nın) temel dayanaklarını oluşturan “heves, heva, tekebbür ve tahakküm” düsturlarının “kuvvete hak” tanıyarak menfi milliyetçiliğe kadar çeşitli görünümlerle ortaya çıkıp, insanlığı nasıl bir felakete sürüklediğini gayet ikna edici bir şekilde ortaya koyar. (Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşriyat, s. 25) Hayatın cidal yönüne vurgu yapan, yukarıda da belirtildiği üzere Batı medeniyetidir. Batı medeniyeti (ikinci Avrupa) kendi derinliklerinde ırkçı ve egoisttir, diğer bir deyişle başkasını yutmakla beslenir. J. Stuart Mill 1895 yılında, bir parlamento konuşmasında fütursuzca, “bizim tabii ki diğer ırklar üzerinde (sömürme) haklarımız vardır” diyebiliyordu. (Roger Graudy, Entegrizm, İstanbul 1993, Pınar Yayınları, s. 18.)

İslam dini insanlığı bir bütün kabul edip, birbiriyle münasebetlerini karşılıklı tanışma, yardımlaşma ve işbirliği esasına dayandırarak kaynaşmalarını ve insani bağlarını kuvvetlendirmelerini emretmiştir. “Şüphesiz ki, Allah, size emanetleri ehl (ve erbab)ına vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (en-Nisa, 58. ayet). Bu ayet-i kerimenin nassı, insanlar arasında adaletle hükmetmeyi, mutlak olarak, bütün insanlar arasında şümullü bir şekilde belirtmektedir. Müslümanlar, yalnız kendi aralarında değil, hiçbir ayrım yapmadan tüm insanlar arasında adaletle hükmetmekle emr olunuyorlar. Dolayısıyla İslam devleti ya da devletleri ile diğer devletler arasındaki münasebetler adalet esasına aykırı olacak şekilde düzenlenemez.

Sulh zamanında, diğer devletler ile (darü’l-harp) tebaalarının haklarına saygı gösterilir. Harp halinde ise, düşmanın tecavüzü önlenirken, harbin zaruret sınırını geçmek doğru değildir. “İla-yı kelimetullah” davasında gözetilmesi gereken sınırlar bazen açık bazen de genel prensipler olarak naslarda yer almaktadır. “Dinde zorlama yoktur” ayeti açık ve nettir. Müslüman devletlerin gayr-i müslim devlet ve toplumlara karşı takip edeceği tutum konusunda şu ayet-i kerime bağlayıcı düsturlar getirmektedir: “Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik, onlara adalet (le muamele) etmenizden Allah sizi menetmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, sizi ancak sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlara dostluk etmekten meneder.” (el-Mümtehine, 8-9. ayet). Dolayısıyla, Müslümanlarla diğerleri arasındaki münasebette ister sulh ister harp olsun, adaletle davranmak kesin bir hükümdür. Tarihi bir vaka olarak nakledildiğine göre, Semerkand ahalisinden bir gurup Ömer bin Abdulaziz’e gelerek, ordu kumandanının harp kanun ve kurallarına uymadan haksızlıkla şehirlerine girip oraya Müslümanları iskan ettirdiğini söylerler. Ömer bin Abdülaziz de durumu değerlendirmek için bir kadı tayin eder. Kadı, bu durumda Müslümanların şehirden çıkarılmalarına hükmeder. (Ahmet Özel, İslam Hukukunda Ülke Kavramı, 2. b., İstanbul 1984, Marifet Yayınları, s. 31.)

Zımmi statüsüyle İslam idaresi altındaki gayr-i müslimlere bazı mükellefiyetler dışında hiçbir şekilde eza edilemez. “Kim bir zımmiye eziyet ederse, ben onun hasmıyım, kıyamette onunla hesaplaşırım.” (Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, s. 72) mealindeki hadis-i şerif şiddetli bir nehy içermektedir.

Müslümanların emr olundukları adalet prensibinin “mukabele bi’l-misil” denilen şeye tekabül ettiği söylenebilirse de, Müslümanlar için bu konuda pek çok sınırlama vardır. İslam, bu prensibi kendi hesabına, üstün ahlak ve fazilet esaslarıyla sınırlamıştır. Diğer devletler (darü’l-harp) bu esasları çiğneseler bile, mukabelede bulunulmaz. Mesela anlaşma ile tespit edildiği halde gayr-i müslimler yaptıkları akde uymayıp Müslüman rehineleri öldürse bile, Müslümanlar mukabele olarak ellerindeki gayr-i müslim rehineleri öldüremezler. Çünkü, cezai mesuliyetler şahsi olduğundan, devletin işledikleri yüzünden masum rehineler cezalandırılamaz. (Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslamiyye Kamusu, İstanbul 1968, s. 389) Şu halde, cihadın bir cüzünü oluşturan muharebe anlamındaki “cihad”, tesadüfi bir şiddet hadisesi değildir. Dolaysıyla, “cihad”ın bu kısmı, İslam’ın (darü’l-İslam) komşularıyla olan ilişkisinin daimi temeli olarak kabul edilmekle birlikte, bu tamamen ardı arası kesilmeyen savaş anlamına gelmez. Bu sebeple “cihad”, gerektiği hallerde savaş anlamına gelmekle birlikte, daimi bir mücahede anlamına gelir. Demek oluyor ki, cihad (Allah yolunda çaba sarf etme) savaş yoluyla gerçekleştirilebileceği gibi, barışçı yöntemlerle de gerçekleştirilebileceğinden mecburi olarak muharebe ve savaş anlamına gelmez. (Majid Khoduru, İslam’da Savaş ve Barış, çev. Necdet Özberk, İstanbul 1998, Fener Yayınları, s. 73) Fıkıhçılar genel olarak, Müslümanların cihad yükümlülüğünü yerine getirebileceği dört farklı yol tarif etmişlerdir: Kalbiyle, diliyle, eliyle ve kılıcıyla.

Bediüzzaman bu dönemde bu kategorileri iki kategori halinde birleştirmektedir. Ona göre cihadın iki boyutu bulunmaktadır. Bunlar, maddi cihad ve manevi cihaddır. Kalb ve dil ile yapılana “cihad-ı manevi”; el ve kılıç ile yapılan cihada ise “maddi cihad” denildiği söylenebilir. Hiç bitmeyecek olan ve birinci dereceden herkesin mükellef bulunduğu cihad, manevi cihaddır; çünkü nefis her vakit şeytanı dinler. (Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, s. 96) En önemli cihad ve devamlı cihad insanın nefsiyle giriştiği cihaddır, büyük cihad insanın kendi küçük alemindedir, çünkü her kes kendi aleminin bir kumandanıdır. (Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 62)

Diğer şartlar tamamlansa da maddi cihadın (muharebe anlamındaki cihad) bu dönemde önünde büyük engellerin bulunduğunu ifade eden Bediüzzaman, “cihad”a yepyeni vurgular yükler. Böylece, fethedilmesi, aşılması gereken ilk hedef olarak gayr-i müslim direnci değil, Müslümanların kendi tembellik, bilgisizlik ve tesanütsüzlükleridir. “Cehalet”, “zaruret” ve “ihtilafın” pençesindeki Müslümanlar ila-yı kelimetullah için önce bu düşmanlarla savaşmak durumundadırlar. (Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 23) Yüz yıl öncesinde “cihad”a yüklenen bu vurgunun bu gün için anlamı çok daha aşikâr hale gelmiştir. “Fünun ve sanayi silahı”nı kullanamayan Müslümanlar ecnebiler karşısında gittikçe daha fazla mevziler kaybetmektedirler. Hala, Batı üretmekte, Müslümanlar transfer etmekte, Batı yazmakta Müslümanlar çevirmektedir. Batının oluşturma, meydana getirme kapasitesi Müslümanların aktarmasından yüksek olduğu için mesafe gittikçe açılmaktadır. Ecnebilere karşı “cihad”ı sırf silahlı mücadele olarak görenlerin anlamadıkları nokta burasıdır.

Manevi cihadın zamana bağlı olmadan ilk insandan kıyamete kadar her mümin ferde şamil olduğu, maddi cihadın ise yer ve zamana göre değişik vasıtalar ve üsluplarla ortaya konulabileceği ve hatta bu dönemde maddi cihadın sadece savunma amacıyla geçerli olduğunu söyleyen Bediüzzaman, günümüzde, “İla-yı kelimetullah”ın en etkili yolunu iknada görmektedir: “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.” (Bediüzzaman Said Nursi, Beyanat ve Tenvirler, s. 44). İçinde yaşadığımız dönemler, bilginin hüküm-ferma olduğu dönemlerdir. Ekonomik, ticari münasebetlerle sıkı temas halinde bir dünyada sınırlar giderek daha itibari hale gelmektedir. Bu bakımdan, “darü’l-harp”, “darü’l-İslam” gibi kategorilerle Müslüman-cihad ilişkisini açıklamak hiç de yeterli gözükmemektedir. Müslümanlar bu gün dünyanın her yerinde mukimdirler; ecnebiler de bir vesile ile Müslüman ülkelerde nüfusun önemli bir bölümünü teşkil etmektedirler. Gittikçe iç içe geçen bir dünyada mecburen “silahlara veda” denilecektir. Geriye hak ve hakikatin gücü kalacaktır. Bundan sonra, anlatanlar, ikna edenler kazanacaktır: “Ulum ve fünunun en parlağı olan belagat ve cezalet, bütün envaıyla ahir zamanda en mergup bir suret alacaktır. Hatta, insanlar kendi fikirlerini birbirine kabul ettirebilmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silahını, cezalet-i beyandan ve mukavemetsuz kuvvetini, belagat-ı edadan alacaktır.” (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 240)

Esasta Batının dayatmalarıyla İslam dünyasına bir “bilinç yaralanması” meydana gelmiştir. Bu, kendilerine ne ad verirlerse versinler “politik İslam”ın taşıyıcılarında apaçık gözlenmektedir. Sonuç olarak, “cihad” kavramının şiddet yüklü olarak telaffuz edilmesi, hem İslam’ın ruhuna yabancıdır hem de yaşanan dönemin gerçeklerine terstir.

Yazar


Avatar