Makaleler

“Bilerek dünyayı ahirete tercih etmek”

Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer’iye var. Fakat, yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.

    Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zaruret, maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor.

    Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur’an-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilaçlarının naşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metin, sarsılmaz, sebatkar, halis, sadık, fedakar şakirtleri mukavemet edebilir. Öyleyse, her şeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddi ihlas ve tam itimadla ona yapışmak lazım ki, o acip hastalığın tesirinden kurtulsun.

    Kastamonu Lahikası, s. 74.

    Ben gördüm ki, ehl-i diyanet, belki de ehl-i takvâ bir kısım zatlar bizimle gayet ciddi alakadarlık peyda ettiler. O bir iki zatta gördüm ki, diyaneti ister ve yapmasını sever, ta ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rast gelsin. Hatta tarikatı, keşif ve keramet için ister. Demek ahiret arzusunu ve dinî vezaifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki, saadet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-i diniyenin fevaid-i dünyeviyesi, yalnız müreccih (tercih edici) ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapmasına sebep o fayda olsa, o ameli iptal eder; laakal ihlası kırılır, sevabı kaçar.

    Kastamonu Lahikası, s. 78.

    Evet, elması bildiği (ahiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat’iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer’iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder.

    Kastamonu Lahikası, s. 24.

Bugün insan, kendi değerlerini yaşamakla, kendisine sunulan hayatı yaşamak arasında bir çelişki içerisinde bocalamaktadır. Öyle ki bazen hiç farkında olmadan esasen benimsemediği bir hayat tarzını yaşar hale gelebildiği gibi bazen de görerek ve bilerek dünya hayatını ahiretine tercih edebilmektedir.

Esasen insan temyiz sıfatına sahip bir zişuur olarak yaratılmıştır. Ancak yaratıcının insan üzerine nakşettiği özellikler, akıl ve şuur sahibi insanlar tarafından her zaman kullanılmamaktadır. Yaratıcı, insanı “sırat-ı müstakim” de yaşayabilmesi, yada insan “ruhunun yaşayabilmesi” için üç kuvvetle donatmıştır. Bunlar, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyedir.

“Fıtrat tayin edilmemiştir”

Ancak, insandaki bu kuvvelere “şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş” ise de, “fıtraten tayin edilmemiş”tir. İnsan tabiatında bu kuvvelerin sınırlanmadığı için “her birisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.” İnsandan da beklenilen bu üç hayat tarzından vasat olanını tercih etmesidir.

Ne yazık ki, “ehl-i dalalet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, edna bir hacat-ı hayatiyeyi, büyük bir meseleyi diniyeye tercih ettirir” hale gelmiştir. Popüler kültür ürünlerinin hayatı kıskaç altına aldığı bu dönemde, “hayat-ı içtimaiyeye giren” her Müslüman’ın “hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz” kalması bu zamanın Müslüman’ını daha duyarlı olmaya teşvik etmektedir.

Günümüz hayat tarzlarının Ehl-i İslam üzerindeki yansımaları, diğer insanlardan pek farklı olmamıştır. Said Nursi, görenek, tiryakilik ve alışkanlık yollarıyla Ehl-i İslam’ın da, “zarar-ı dünyevi yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi” terk etmesinden söz eder.

Ehl-i İslam’ın içine düştüğü bu durumdan daha da önemlisi “Hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih” eder hale gelmesidir. Bediüzzaman, “Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler…” mealindeki İbrahim Suresi 3. ayetini, “bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, Ehl-i İslam’a da bilerek, severek tercih ettirdi.” Diyerek, içinde bulunulan şartların vehametini belirler.

Bu vakıa, bütün insanlar gibi Ehl-i İslam’ında kitle iletişim araçlarının etkisiyle şekillendirilen bir “malzeme” durumuna düştüğünü göstermektedir. Bediüzzaman, bu sonucun, fıtrat-ı insaniyede dercedilen “cihaz-ı insaniye”nin yaralanmasıyla ortaya çıktığını açıklar. Bu gerçekten dolayıdır ki, ahirzamanda gelecek zatın, “hayat”, “şeriat” ve “iman” safhalarına dair görevleri arasında en mühimi ve en azamı, iman meselesi olarak zikredilmiştir. Umumun nazarında en mühim mesele olarak, hayat ve şeriat görülmesine rağmen, bu zamandaki hakim cereyanların etkisinden korunabilmek için, iman meselesi esas olacaktır.

Ahlak Paniği

Moral değerlerinin giderek daha büyük boyutlarda yara aldığı Batı toplumlarında da temel insani değerlerin büyük ölçüde yara aldığı görülmektedir. Toplumda görülen sapkınlıklara insanlar bir “ahlak paniği” şeklinde bakmaktadır. Sosyal düzen adına hareket ettiği düşünülen, ahlak paniği, “düzenleyici bir mutabakat” aracı olarak görülmüştür. İnsanların ahlaki değerleri koruması halinde toplumsal huzur sağlayacağından, deformasyon olayı eleştirilmiştir.

Özellikle muhafazakar kesimlerin endişelerini ifade eden “Nereye gidiyoruz? Ne oluyoruz?” gibi bildik sorular değerleri korumaya yönelik söylemlerdir. Bu anlamda ahlak paniği genellikle suç söz konusu olunca gündeme gelmiştir. Bütün dünyada suça teşvik edici bir unsur olarak medya, sosyal tepkinin önünü kapatmaya çalışmıştır. Mesela, İngiltere’de, cinsel tacize uğramış çocuklar adına hareket eden kadın doktor, (Marietta Higgs) medya tarafından ahlak bekçisi ilan edilmesi beklenirken, halk düşmanı ilan edilmiştir. Ayrıca, sapkınlıkları önlemeye dönük bu tür çalışmaları, “arzuyu denetlemek” olarak yorumlayanlar da çıkmıştır. Deformasyon sadece bir kısım insanlarda değil; aynı zamanda toplumu yönlendiren medyada da olmuştur.

Kitle iletişim araçlarının bu kadar etkileyici olduğu bir dönemde insanların Bediüzzaman’ın tanımladığı “vasat” hayat tarzını koruması oldukça güçleşmektedir. Peygamber Efendimizin, “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir” şeklindeki hadisleri bu günkü hayat tarzlarını anlamak için çok anlamlı olsa gerektir.

Hayatın Sorgulanması

Bugün, Ehl-i İslam’ın hayatı Resulüllahın hayatının neresindedir? Bunu anlayabilmek için kendimize yeniden çeki düzen vermeliyiz. Hayat tarzımızı biz mi belirliyoruz yoksa başkaları mı?

Hayat tarzı, ferdin hür iradesiyle belirlemesi gereken özel bir alan olduğu halde, her dönemde bu alanı belirlemek için çalışanlar çıkmıştır. Modern dönemlerde otoriter öz taşıyan hayat tarzları, modernleştirici güçler tarafından sunulurken şimdi bu iş enformasyon aracılığıyla yapılmaktadır. Bugün popüler kültür ferdin hayatının her alanında, açık veya örtük bir tarzda hegemonya kurmuş durumdadır.

Öngörülen hayat tarzı, dönüşüm ve taklit yoluyla oluşturulmaktadır. Bu anlayışta insana “tüketen bir varlık” olarak bakılması tükettiği oranda değer verilmesine neden oluyor. Ferdin bütün ihtiyaçları, öngörülebilir şekilde standartlaştırılıp sunulunca insana, kendisi için uygun görülen popüler kültür ürünlerini almak, kullanmak kalıyor. Alışkanlık saikasıyla sorgulama yeteneğini yitiren fert, kendisi için öngörülen hayat tarzını, “daha iyi yaşama şekli” olarak algılamaya başlıyor. Gerçek olmayan ihtiyaçlar, gerçek gibi algıladığından, temin etmekte zorluk çektiği malzemeleri, değerleri yok saymak pahasına elde etmek yoluna gidebiliyor

Ehl-i İman için de durum pek farklı değildir. Yeni zamanların hayat tarzına alışan Ehl-i diyanet, sunulan hayat tarzına İslamî renkler katarak, bu çabasıyla hayatını din nazarında meşrulaştırmaya çalışıyor. En küçük bir dünyevi menfaat için dini bir meseledeki hassasiyetini yitirebiliyor. Bu da inananları, ayet-i kerimede belirtilen, “onlar, dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler” grubuna dahil ediyor.

Bilerek dünya hayatını ahirete tercih etmemek için, hayat tarzımızın bütün unsurlarıyla hesaba çekilmesi gerekiyor. Analiz etmeden hayatımızın bir parçası haline getirdiğimiz onlarca alışkanlıklar, seçerek aldıklarımız yada farkında olmadan sahiplendiklerimiz… Hepsini yeni baştan bir kez daha düşünmeliyiz.

Yazar


Avatar