Mana-i Harfi

Benliğin Esaretinde Savaş Âlemi

Dağların yüklenmekten çekindikleri teklifi kabul eden insan, esas olarak imtihanı benlikle veriyor. Hayat bu temel kavram etrafında dönüyor. Yaratıcı’nın güzel isimlerini kavrama ve o aleme girmek için bir anahtar hükmünde olan benlik, garip bir şekilde “mülkü sahiplenmek ve tüm dünyayı yutsa tok olmayacak” bir noktaya gelmek çelişkisini yaşıyor. Farazî ve itibarî kuvvetler, sahiplenmek yolunda hoyratça ve maksadından uzak şekilde kullanılıyor. İnsanı, Yaratan’ı anlamak yönünde insanlık mertebelerinin en üstüne çıkarmak için verilmiş olan benlik, sahiplenmek yolunda kendi türünü katledecek ve yaşadığı alemi tahrip edecek bir canavarlık noktasına getirilebiliyor.

Savaş; zulme ve işgale, sahiplik alanını genişletmeye yönelik tarafı ile benliğin canavarlaştığı zirve noktası olmalı. Hukuku muhafaza, zulme karşı koyma, insanlık onurunu ezdirmeme yolunda verilen savaşlar ise insanlığın, feragatin, fedakârlığın ve şecaatin zirvesi olmalı. Şehitlik gibi bir mertebe ve en yüksek manevi rütbenin verilmesine sebep kutsal bir haldir savaş. İnsanlık ağacının çekirdeği, kâinatın fihristesi ve efendisinin (asm), zulüm ve haksızlık karşısında susmayı dilsiz şeytanlık sayan ve bu hali yaşamaktansa ölümü şeref bilen yüce bir ruh halinin neticesidir aynı zamanda.

Savaş, insanlığın uç yönlerini açığa çıkaran bir süreç. Bir tarafta kendi çıkarları uğruna başka bir insanın hayatını hiçe sayan canavar bir ruh, diğer tarafta başka insanların ve benliğin hukukunu muhafaza için kendi hayatını hiçe sayan üstün bir ruh. Aynı durum içindeki iki insan, haklılık ve haksızlık ölçeği ile bu derece ayrışıyor. Benliğin, yani insanın asıl imtihan kaynağının insanı sürükleyebileceği olumlu ve olumsuzluğun uç noktalarını yaşayan iki tür ruhun çarpışmasının zemini, eşkıyalar ve evliyalar kalburuna dönüşüyor.

Zahir ve batın hep örtüşmez. Belki çoğunlukla örtüşmez. Zahir ya da mülk veya olayların bize hitap eden, görünen boyutu şerleri, çirkinlikleri, zulümleri sahnelerken, batınî boyutta tüm bunlar asılların ve özlerin, güzelliklerin ifadesine dönüşüyor. Hak yolunda, zulme karşı mücadele eden insan ölümle zahiri bir yokluğa maruz kalırken, batınında bu geçişi bile fark etmediği ebedi bir hayata mazhar oluyor. Zahiren topraklar kazanan, gücüne güç katan ve insanları zulümler altında inleten ruhlar, batınen ebedî azaplarını ve yokluk cehennemlerini hazırlıyorlar. Bu nedenle olaylara mülk ve melekutu, şehadet ve gaybı, zahir ve batını kuşatan bir bakışla anlam vermek gerekmektedir. Bunu yapmadığınızda haris çıkarlar uğruna atılan bombalar ve roketlerin hedefi olan masum çocukların durumunu mutlak adaletle bağdaştıramazsınız. Bunu yapmadığınızda zalimlerin yaptıklarının karşılıksız kalmasına isyan edebilirsiniz. Aleminiz dünyaya ve mülke sınırlı ise adaletin mutlaklığını göremezsiniz. Sınırlı bakış alanınıza mutlak adaletin sınırsızlığı sığışamadığı için, aleminizde gözüken kısım size adaletsizlik olarak gelebilir. Çünkü mutlak adaleti kuşatacak bakış zahir ve batını, mülk ve melekûtu içine almalıdır.

Hayat yolculuğu olarak adlandırdığımız şey, özünde sonsuz cemâl ve kemâlin sınırlılıklar içinde sergilenmesi ile sınırlı özellikleri olan şuur sahiplerince idraki için hazırlanmış bir sergi ya da bir kitaptır. Savaşlar, hastalıklar, felaketler, kavgalar hepsi özde aynı maksada hizmet ediyor. Aslolan mânâlarıyla, esmâya işaretleriyle idrak edilmediklerinde varlık, acımasız bir mücadelenin zemini oluyor ve hayat çekilmez bir hal alıyor. Zalimin yaptığının yanına kâr kaldığı, mazlumun kanının yerde kaldığı, hakkın kuvvette olduğu bir dünyayı kabullenebilmek, o dünyada mutlu olabilmek çok zor. Bu yönleri ile dünya, gerçek mutluluk yeri olmadığının işaretlerini her an önümüze koyuyor. Buna rağmen bütün katılığıyla alemimizi sardığı için algılarımız mülke sınırlı ve varlığa yüklediğimiz anlamlar, alemimizi şekillendiren kavramlar mülkün dışına taşamıyor.

Oysa biz cemâle müştak olarak yaratılmışız ve varlık asıl olarak cemîle yönelik. Bu yüzden algılarımız, arzularımız, duygularımız, bu aleme sığmıyor; dünya Samed’e ayine olan kalbi tatmin etmiyor. Dünyayı gerçek yüzü ile algılamayanlar ise geçici, fani bir oyuncağa sahip olmak için alemi tüm insanlara zehir ediyorlar. Benliklerinin ve nefislerinin esiri oluyorlar.

Yazar


Avatar