Makaleler

Bediüzzaman’ın Sıfat ve Esmâya Yaklaşımı

Bediüzzaman olgusal evrendeki varlıklardan hareket ederek, ilâhî isim ve sıfatların tecellilerini çarpıcı bir şekilde anlatır. Bu konuda Bediüzzaman hem ilkeyi ortaya koymakta, hem de çok sayıda örnek üzerinde durmaktadır.

Bediüzzaman Sözler adlı eserindeki, kâinat ve Kur’an’ın tılsımını keşfettiğini söylediği “ene” bahsinde (Otuzuncu Söz), hemen hiçbir kelâmcıda bulunmayan tahliller yapar. “Emaneti sema, arz ve dağlara arz ettik, fakat kabul etmediler, onu insan yüklendi, insan çok zâlim ve cahildir” (Ahzap/72) meâlindeki âyeti tefsir ederken sema, arz ve dağların yüklenmekten kaçındığı “büyük emanetin” bir yönünün “ene” olduğunu ve enenin gizli bir hazine olan ilâhî isimlerin insanlar tarafından anlaşılabilmesi için en önemli bir araç olduğunu ifade eder. Bediüzzaman’a göre Cenâb-ı Hakk insana, kendisinin isim, sıfat ve faaliyetlerinin mahiyetini kavrayabilmeleri için bir ene vermiştir. Ancak bu ene evrende dış gerçekliği olan bir şey değil, belki geometrideki farâzî çizgiler gibi itibarî bir şeydir. Bu araçla insan, Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinin mahiyetini anlayabilir. Böyle bir araç verilmeseydi insanın “insan” olması, ilâhî sıfat ve isimleri anlaması mümkün olamazdı. Çünkü, mutlak ve her şeyi kapsayan bir şeyin sınırı olmadığı için ona bir sınır çizmek, bir suret takdir etmek mümkün değildir, sınırlanamayan şeyin mahiyetinin anlaşılması ise mümkün olmaz. Karanlık olmadan sürekli aydınlığın mahiyeti anlaşılamadığı gibi, mukayese imkânı olmayan şeylerin anlaşılması da mümkün değildir.

Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve ilim gibi sıfatlarının da sınırı olmadığı için bilinmeleri mümkün değildir. Bilinebilmeleri için farâzî bir sınırın çekilmesi gerekir, bunu da ene gerçekleştirir. Ene ilk aşamada kendinde farâzî (varsayımsal) bir rububiyet, kudret, ilim ve mülkiyet tevehhüm eder; Allah’la kendi alanı arasında bir hat çeker ve “buraya kadar benim gerisi Allah’ın” der. Bu hatla ilim, kudret, rububiyet ve mülkiyet gibi kavramların mahiyetini hissetmeye başlar. Zamanla, bütün kâinatla beraber kendisinin de Allah’ın mülkü olduğunu anlayıp kendi ilmi, kudreti ve mülkiyeti için çizdiği farazî çizgileri de kaldırarak Allah’ın ilim, kudret ve mâlikiyetinin sınırsız olduğunu fark eder ve Allah’a “ilimle/bilerek” inanmaya başlar. (Nursî, Sözler 1994: 494 vd.)

Allah’ın sıfatları konusunda Bediüzzaman, ilk olarak olgusal bir ilişkiden söz eder; meselâ mükemmel şekilde çeşitli sanatlarla işlenmiş güzel bir saray, ilk nazarda gelişmiş bir mimarlık mesleğine işaret eder; mimarlık mesleği ise bir mimara; ayrıca mimarın, planlayıcı, tasvir edici, hesap edici, organize edici gibi isimlerine; bu isimler, bilgi, planlama, tasvir etme gibi sıfatlara; bu sıfatlar mimar ya da mühendisin uzmanlıktaki derinliğine ve niteliksel olarak kemâline işaret eder.

Bediüzzaman bu olgusal örnekten hareket ederek ilâhî isim ve sıfatları da benzer yöntemle belirlemeye çalışır: Şu gördüğümüz evren de mükemmel bir saray gibi ilâhî fiillere delâlet eder. Çünkü eserdeki mükemmellik, fiillerin mükemmelliğinden kaynaklanır. Fiillerdeki mükemmellik ise failin mükemmelliğine ve failin çeşitli isimlerine işaret eder. İsimlerin mükemmelliği sıfatların mükemmelliğine, sıfatların mükemmelliği de zâtın mükemmelliğine delâlet eder.

Bediüzzaman, akıp giden nehirdeki dalga, damlacık ve kabarcıklardaki ışıltı ve yansımaların gökyüzündeki büyük güneşin akisleri olması gibi, evrende gördüğümüz tüm güzelliklerin de Allah’ın sonsuz güzelliğinin sadece sönük bir parıltısı olduğunu söyler. (Nursî, Sözler 1994: 568)

Bediüzzaman’ın en özgün ve yetkin taraflarından birisi, özellikle esmâ ve sıfatlar konusunda çok rahat kâlem oynatacak şekilde bilgi, iç tecrübe ve kavramsal donanıma sahip olmasıdır. Fahreddin-i Râzî de dahil, bilebildiğimiz kelâmcılardan hiç biri ilâhî tecellî, sıfat ve esmâ konusunda Bediüzzaman’ın sahip olduğu kavramsal zenginliğe sahip değildir. O, bu konuda sadece kelâmcıların kavramlarını değil, aynı zamanda filozoflarla mutasavvıfların kavramlarını da kullanır. Mutasavvıflardan özellikle Sirhindî (İmam-ı Rabbanî)’nin etkisi görülmektedir. Çok sayıda ilke ve kavramı ondan almıştır. (Bu konuda karşılaştırma için bkz. Sirhindî, c.II/45 vd.; Kuşpınar, 1996: 452 vd.)

Sirhindî, Ehl-i Sünnet kelâmına ciddî ölçüde bağlı bir mutasavvıf olarak, kelâmî ilke ve kavramları tasavvufa kazandıran bir âriftir. Bediüzzaman ise, hem kelâmcı hem de iyi bir ârif olduğundan olaylara yaklaşım tarzı ve kullandığı kavramlar aklı, kalbi ve diğer duyguları doyurucu niteliktedir. Bunları genellikle kelâmcıların yaptığı gibi soğuk mantıksal örgüler içinde değil, yaşadığı iç tecrübenin coşkusunu da katarak canlı bir şekilde kullanır. Öyle ki, esmâ ve sıfatlarla bunların tecellilerinden söz ederken yapraklar, ağaçlar, bahar mevsimi, sema ve yıldızlar donuk ve şuursuz birer madde yığını olmaktan çıkarak, ya zikir halkasına oturmuş bir zâkir, ya elini açmış Allah’a yalvaran bir âbid şeklini alırlar. Gerçekten samimi bir ortamda Risaleleri dinleyenler, kelimelerin çıkardığı musıkînin etkisiyle, yerin ve göğün zikir nağmeleriyle dolduğunu hissederler.

Dikkatli bakıldığında Risalelerde muazzam bir kavramsal zenginlik olduğu görülür. Zamanın şartlarının dayatmaları olmasa da diğer klasik kelâmcılar gibi Bediüzzaman da eserlerini Arapça yazabilseydi bilgi, dil ve belagat açısından nasıl bir formasyona sahip olduğu daha iyi anlaşılırdı.

Bediüzzaman ilâhî isim ve sıfatları ele alırken, en makul ve çağımız insanının anlayışına en uygun yöntemi seçer. Mâturîdî yaklaşımın esnekliklerinden yararlanarak, hatta onların sınırlarını biraz da aşarak Allah kavramını insan zihnine yaklaştırmaya çalışır. Meselâ Mâturîdî yaklaşımda tat, koku, zevk, elem, acı, kızgınlık gibi olgular Allah’ın dışındaki varlıklara özgü duyumsal şeyler olduğundan Allah hakkında kullanılamazken, Bediüzzaman Allah’ın şuûnâtını anlatırken, “lezzet-i mukaddese”den söz etmektedir. (Nursî, Sözler 1994: 570) Bu içtihadıyla Bediüzzaman, filozofların bu meseledeki yaklaşımını benimsemiş olur.

Allah’ın Rahman ve Rab gibi isimlerinin tecellilerini çokça nazara vererek, insanın ilâhî nimetler karşısında kendini teşekküre zorunlu hissetmesini sağlamaktadır. Sürekli insanların duyu verilerine hitap ederek, Allah’ın rahmet ve şefkatinin ne kadar geniş olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda; dağ başlarındaki, denizlerin dibindeki yavruların şefkatle beslenmelerine dikkat çekerek, doğrudan insanın bozulmamış fıtratına yönelmektedir.

Bediüzzaman’ın üzerinde durduğu sıfatlar genellikle tartışmaya konu olmuş sıfatlardır. Hatırlanacağı gibi filozoflarla, Mu’tezile ve Zâhiriyeye mensup âlimler Allah’a sıfat atfetmenin doğru olmayacağını ileri sürerek Allah’ın ilim, kudret, irade gibi sıfatlarını inkâr etmekteydiler. Bunlara en ikna edici cevabı Gazâlî vermişti. (Duran, 1998: 134 vd.) Bediüzzaman, tartışmanın içine doğrudan girmeden bütün vurgusunu bu sıfatların tecellileri üzerine yapar. Burada kısaca onun ilim, kudret ve hikmet sıfatları konusundaki yaklaşımını özetleyelim.

Bediüzzaman ilâhî ilmin her şeyi kuşattığı gerçeğini, fizik dünyanın çok sayıda fenomenine atıfta bulunarak göstermeye çalışır. Allah’ın her şeyi kapsayan bir ilmi vardır. Hiç bir şeyin ondan gizlenmesi ve saklanması mümkün değildir. Perdesiz ve bulutsuz bir günde varlıkların güneş ışınlarından saklanması ve gizlenmesi mümkün olmadığı gibi, nurlu ilâhî ilmi karşısında da hiç bir şeyin gizlenmesi mümkün değildir. Güneş ve röntgen ışınları gibi varlıklar, “yaratılmış” (mahlûk) oldukları halde her şeye kolaylıkla nüfuz edebiliyorsa; vâcib, her şeyi kuşatan ezelî ilim haydi haydi her şeye nüfuz edebilir.

Risalelerde yine olgusal evrenden hareketle bu gerçeğin ispatına çalışılmaktadır: Varlıklarda görülen bütün hikmet, nizam ve intizam ilâhî ilme işaret eder. Her bir varlıkta müşâhede edilen sanatkârane tasvir ve mahirâne tezyin ve binlerce muhtemel şekil ve modelden en mükemmel ve en güzelinin tercihi, sonsuz derecede bir ilmi gerektirir. Aynı şekilde, bütün canlı ve cansız varlıklarda görülen verili miktarlar, ölçekler, belli bir amaç ve maslahata göre biçilmiş modeller ve gelişmiş bir pergelden çıkmış şekiller, yine her şeyi kuşatan bir yüce ilmi gösterir ve ona işaret eder. (Nursî, Sözler 1994: 507 vd.)

Bediüzzaman, “Küçük ve büyük ne varsa hepsi bir kitapta yazılmıştır” (Sebe/3) meâlindeki âyet-i kerimeyi tefsir ederken, ilâhî ilmin her şeyi nasıl kuşattığına başka bir delil olarak tabiattaki varlıkların vücuda gelme, yaşama ve çoğalmalarını gösterir. İlâhî ilim o kadar kapsayıcıdır ki; “(…) güyâ her bir bahar bir tek çiçek gibi, gâyet muntazam ve mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.” (Nursî, Sözler 1994: 151) İncelemesini, çeşitli varlıklar üzerinde sürdürür: Her varlığa niteliğine uygun şeklin verilmesi, her canlının tam vaktinde rızkına kavuşması, yavruların en gelişmiş besin maddesi olan sütle beslenmesi, suya muhtaç bitkilerin yağmur suyu ile sulanması, her varlığın ecelinin belirlenmesi gibi olaylar da açık şekilde bir ilim ve şuurun belirtisidir.

Dikkat edileceği gibi, Bediüzzaman klasik kelâmcıların yaptığı gibi “mantıksal ya da Kur’anî açıdan Allah’a ilim sıfatının atfedilip edilmeyeceği” tartışmasına girmemekte, kelâmcıların bu konudaki yaklaşımlarını veri alarak evrendeki olgusal örneklere müracaat etmektedir. Bu konuda hemen hiç bir kelâmcıya nasip olmayan yüksek bir performans göstermektedir. Bu yoğun gayretiyle, çağın insanlarına ilâhî ilmin tecellilerini açık ve anlaşılır bir şekilde takdim edebilmektedir.

Bediüzzaman’ın üzerinde durduğu bir diğer ilâhî sıfat, irade sıfatıdır. Tabiattaki tüm değişim, dönüşüm, hareket ve faaliyet, doğrudan ilâhî iradenin tasarruf ve müdahalesiyle meydana gelmektedir. Ona göre, bütün mevcudat, her şeyi kapsayan bir ilâhî ilmi gösterdiği gibi aynı zamanda ilâhî iradeyi de göstermektedir. Şöyle ki; kâinattaki her varlık, özellikle canlılar için, sonsuz sayıda ihtimal ve seçenekten en uygun seçeneğin tercih edilmesi, çok sayıda yollardan mümkün olan en kolay yolun bulunması, çok sayıda mümkün şekiller içinden en güzel şeklin verilmesi doğrudan bir ilâhî iradeyi gösterir. Çünkü her şeyin varlığını ihata eden sonsuz ihtimaller içinde ve sel gibi akıp giden unsurlardan ve sürekli dağılıp savrulma eğiliminde olan atomlardan, hassas bir ölçü ve ince bir tartı ile gerçekleştirilen terkip küllî bir iradenin müdahalesi olmadan gerçekleşemez. Meselâ, en gelişmiş organlara sahip olan insan vücudunun bir damla sudan ve son derece gelişmiş becerilere sahip bir kuşun basit bir yumurtadan, yüzlerce farklı ünitelere sahip bir ağacın basit bir çekirdekten yaratılmaları, ilâhî kudret ve ilme olduğu kadar ilâhî iradeye de işaret ederler. Çünkü sonsuz mümkün durum ve terkiplerden, sadece bir terkip ve durumun seçilmesi, bir amaç, bir irade ve bir tercihle olabilir. Tercih, amaç ve irade ise bir tercih ve irade edeni gerektirir. (Nursî, Sözler 1994: 510-513)

Üzerinde durulan bir diğer sıfat, Allah’ın kudret sıfatıdır. Risalelerde bu konuda, özellikle “yaratma” fiilinin anlaşılmasında, her insanın rahatlıkla kabul edebileceği analojiler mevcuttur. Bu arada bir çok önemli bir problem de çözümlenmiştir. Şöyle ki; Bediüzzaman’a göre; ilâhî kudret karşısında büyükküçük, azçok, kolayzor farklılığı yoktur. Çünkü varlıkların yaratılması iki şekilde olmaktadır; biri ibda’ denilen yoktan yaratma, diğeri inşa’ veya terkip denilen mevcut unsurları bir araya getirmek suretiyle yaratmadır. İster ibda’ isterse inşa’ şeklinde olsun, yaratma fiili Allah’a verilirse son derece kolay ve basit, verilmezse imkânsız olur. Kâinattaki yaratma olaylarının son derece kolay, basit ve anında oldukları apaçık bir gerçekliktir; o zaman yaratma doğrudan Allah’tan kaynaklanmaktadır. Şâyet varlıkların yaratılması Allah’a verilirse, O bir kibrit çakar gibi eşyayı birden ve anında icat edebilir. Çünkü O, her şeyi kuşatan ilmiyle eşyanın plan ve programını, ezelî bir zamanda hazırlamıştır. İlim hazinesindeki plan ve modele göre atomlar harekete geçer, plan istikametinde değişir ve dönüşür, o modelin öngördüğü şekli ve varlığı hemen oluştururlar. Zaten ilâhî emir ile sürekli hareket ve değişme halinde olan atomlar, sanki birer “emir eri” gibi kendilerine gösterilen yol ve seçeneğe yönelerek, ilâhî iradenin arzu ettiği bileşim ve terkipleri gerçekleştirirler. Bu olay, fotoğraf makinesinin aynasındaki aksin kâğıt üzerine yansıtılması veya görünmeyen bir yazının kimyasal bir madde ile görünür hale gelmesi gibi basit ve kolaydır.

Şâyet yaratma olayı Allah’a verilmezse, o zaman en basit bir varlığın yaratılması, kâinatın yaratılması kadar zor, hatta imkânsız olur. Burada meselâ, sadece bir çiçeğin yaratılabilmesi için gerekli işlemlerin neler olabileceğine bakalım: Bir kere her molekül ve hücresinin yeniden kalıp ve modellerinin yapılması ve bu modelleri gerçekleştirebilmek için de kâinatın her tarafına dağılmış ve bir yerden bir yere sel gibi akıp çağlayan atomlardan, sayısız farklı terkip ve bileşimlerin yapılması gerekir. Ayrıca olay, sadece moleküllerle ve bunların bir araya gelip belli terkipleri oluşturmalarıyla da kalmaz, aynı zamanda ortaya çıkan yaprağın akıl almaz derecede güzel, ölçülü ve diğer yapraklarla uyumlu, veri ölçeği kesinlikle tutturan, aşmayan bir düzenlilik içinde de oluşturulması gerekir. Anlaşılıyor ki, bir tek çiçeğin icadı Allah’a verilmediği takdirde, bütün kâinatın yaratılması kadar mantıken zor, hatta imkânsız olacaktır. (Nursî, Lem’alar 1994: 312314)

Bediüzzaman yaratma fiilinin Allah’a verildiğinde neden çok kolay ve basit, verilmediğinde neden imkânsız olacağını, şu şekilde ispata çalışır: Kudret karşısında büyükküçük farklılığının olmamasının bir nedeni, kudretin tecellisinin “kanunî” olmasıdır. Yani azçok, büyükküçük her şey kudret karşısında eşittir. Kudretin tecellisinde görünen kanunları;

a) Şeffafiyet
b) Mukabele
c) İntizam
d) Muvazene,
e) Tecerrüd
f) İtaat başlıkları altında inceler.

Şeffâfiyet kanununa, güneşin şeffaf maddelerle ilişkisini örnek olarak verir. Güneş doğduğu zaman hemen bütün şeffaf şeylerde yansır. Yansımada büyüklükküçüklük, yani büyük ve hacimli varlıklarda daha zor, küçük ve basit varlıklarda daha kolay yansıması diye bir durum söz konusu olmaz. Bir yansıma diğerini engellemez. Bir yağmur tanesinde hangi kolaylık ve basitlikte yansırsa, ay yüzüne de aynı kolaylık ve basitlikte yansır. Küçük bir cam parçasında hangi kolaylıkta yansıyorsa, okyanus yüzünde de aynı kolaylıkta yansır.

Güneşin ve yansıdığı varlıkların ilim, irade ve güç sahibi olduğunu farz etsek aynı anda, aynı basitlik ve kolaylıkla güneş hem ayı, hem deniz yüzünü, hem de su zerreciklerini yaratabilir, onları etkileyebilir ve onlarla konuşabilirdi. Çünkü o varlıkların her birinde rengi, ısısı ve ışığıyla güneş yansımakta, tecelli etmektedir. Böylece yaratma fiilinde büyükküçük, zorkolay farkı ortadan kalkmaktadır. (Nursî, Sözler 1994: 486488)

Bediüzzaman bu kavramdan hareketle; ezelî kudretin, Cenâbı Hakk’ın Zâtı’nın ayrılmaz bir vasfı olduğunu, dolayısıyla kudrette derecelerin söz konusu olmadığını; kudrete karşı kolay, daha kolay veya zor, daha zor gibi sınırlamaların olamayacağını ifade eder ve bunu, eşyanın mülk/melekût cepheleriyle izah eder. Bilindiği gibi eşyanın biri mülk, diğeri melekût olmak üzere iki cephesi vardır. Mülk cephesi aynanın arka yüzüne, melekût cephesi ise ön yüzüne benzer. Eşyanın mülk cephesi güzellik, çirkinlik, büyüklük, küçüklük, ağırlık, hafiflik gibi olguların bulunduğu ve toplandığı cephedir. Bundan dolayı Cenâbı Hak, eşyanın bu cephesinde bir sebepler perdesi icat etmiştir. Her şey belli sebeplerin etkisiyle oluyor gibidir. Ancak sebepler, sadece bir perdedir. Esas yaratıcı yine ilâhî kudrettir. Sebeplerin yaratılması, yalnızca ilâhî izzet ve azametin basit ve adî şeylerle beraber düşünülmesini önlemek içindir. Eşyanın melekût cephesi ise parlak, temiz, şeffaf ve nurludur. Bu cephede sebepsonuç ilişkisi işlemez; büyüklükküçüklük, ağırlıkhafiflik, güzellikçirkinlik, zorlukkolaylık yoktur. İlâhî kudret bu cepheye doğrudan, perdesiz tecelli eder. Kudrete karşı büyükküçük, zorkolay sınırlaması söz konusu değildir, dolayısı ile güneşin icadı bir zerrenin icadı kadar basit ve kolaydır.

Buna göre; sonuç olarak ilâhî kudret karşısında bir gezegenin yaratılması bir atom parçasının, bir cennetin yaratılması bir çiçeğin, tüm insanların yeniden yaratılması bir insanın yaratılması kadar kolay ve basit olur. (Nursî, Sözler 1994: 486)

Kudretin tecellisi ile ilgili diğer bir kanun muvazene kanunudur. Bu kanuna, son derece duyarlı bir tartı aracı örnek verilir. Öyle bir tartı aracı bulunsun ki, bununla iki güneş, iki dağ, iki yumurta ve iki atom parçası tartılabilsin. Bu düzeyde hassas olan teraziyle, birbirine eşit iki yumurtayı tartarken, bir gözüne bir atom parçasının ilavesiyle denge bozulacağı gibi, iki dağı tartarken de bozulur, iki güneşi tartarken de bozulur. Böyle bir terazi için küçükbüyük, ağırhafif farkı yoktur. Bu misalden hareket eden Bediüzzaman, duyarlılık derecelerinin en mükemmeli olan ilâhî kudret karşısında da zerre ile güneş arasında fark olmadığı, zerreyi yaratma kolaylığında güneşi de yaratabileceği sonucuna ulaşır.

Diğer bir kanun intizam kanunudur. Bu kanun, daha çok mekanik olaylarda gözlenir. Son derece gelişmiş bir teknoloji ile çalışan iki araç düşünelim. Bunlardan biri çocuk oyuncağı, diğeri milyonlarca ton kapasitesinde bir gemi olsun. Teknolojinin sağladığı kolaylıkla, oyuncağın yönünü çevirme kolaylığında geminin yönünü de çevirebiliriz. Bir kilogramlık oyuncağın yönünü değiştirebilmek için bir kilogramlık enerji, milyonlarca tonluk gemi için milyonlarca ton enerji sarf etmemiz gerekmez. Yaklaşık aynı enerji miktarıyla aynı olayı gerçekleştirebiliriz. Her iki araç da belli bir teknolojiyle çalıştığından, büyüklükküçüklük, hafiflikağırlık etkili ve belirleyici olmaz. Bu örnekteki gibi kâinatta da son derece hassas ve gelişmiş bir intizam, ahenk ve uyum bulunduğundan, bir atomun yaratılması ve idaresi ile bir güneşinki arasında fark yoktur.

Kudretin tecellisinde bir kanun itaat kanunudur. İtaat, çerçevesi ve sınırı içine giren olgularda parçalanma kabul etmez. Bir komutan “arş” emrini verip tek bir “nefer”i koşturduğu gibi, bir bölüğü de, taburu da, tugayı da koşturabilir. Tüm birimler “itaat” şemsiyesi altında bulunduklarından, emre itaat bakımından azçok fark etmez. Kâinatta, zerrelerden güneş sistemlerine kadar her şey Cenâbı Hakk’ın emrine kayıtsız itaat ettiklerinden, onların yaratılmaları veya bir yerden başka bir yere sevk edilmelerinde de fark yoktur. (Nursî, Sözler 1994: 487)

Yaratma olayını anlama ve anlatma konusunda, İbni Sinâ ve İbni Rüşd gibi büyük İslâm filozofları, son derece karışık ve geniş ölçüde tevhidden uzaklaşan yaklaşımlara başvurmuşlardır. “İlk akıl”, “sudur”, “Birden ancak bir çıkar” nazariyeleri bu çabanın bir ürünüdür. (Duran, 1998: 70 vd.) Ancak Bediüzzaman, bu tip zorlamalara ve tevhide uzak yaklaşımlara müracaat etmeden yaratma fiilini anlamış ve anlatmıştır.

Son

Kaynakça:

DURAN, Bünyamin (1998), İslâm Tarihinin Konjonktürel Değişimi II Gazâlî, İstanbul.

KUŞPINAR, Bilal (1996), “Bediüzzaman Said Nursî’nin Tasavvuf Değerlendirmesi”, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu II I, İstanbul, Nesil Yay.

NURSÎ, Bediüzzaman Said (1994), Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Germany.

NURSÎ, Bediüzzaman Said (1994), Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Germany.

SİRHİNDÎ (İmamı Rabbânî), Mektûbât, c. III, t.y.y.

Yazar


Avatar