Makaleler

Bediüzzaman’ın Düşüncesinde Yeri ve Gelişimi

Bediüzzaman Said Nursi kâinattan bahsederken birçok benzetmeler kullanır, “bir sergi,” “bir tarla,” “bir misafirhane” ve “bir saray” gibi, fakat “bir kitap” yani okunacak bir şeye benzetmesi Risâle-i Nur metodunu özellikle tanımlayıcıdır ve hatta onu sembolize eder. Risâle-i Nur’da Bediüzzaman “Sıfat-ı Kelam’ın kitabı” olan Kur’ân ile “Sıfat-ı İrade’nin Kudret kitabı” olan kâinat arasındaki ilişkinin tamamlayıcı mahiyetini önemle vurgular. Bediüzzaman okuyucularının dikkatini devamlı kâinata yöneltir ve onlara onu nasıl Kur’ân’ın usulüyle okuyacaklarını ve bütün mahlukların delalet ettiği sonsuz manaları öğreneceklerini ve Kur’ân’ın işaret ettiği dersleri çıkaracaklarını gösterir. Öyleyse, kâinat Kitabı kavramı ve onun tefekkür1 ile okunması Risâle-i Nur’un merkezinde ve Bediüzzaman’ın açtığı “hakikate giden yol”un kalbinde yer alır.

Neden Kâinat Kitabı?

Bediüzzaman’ın çocukluğu ve gençliği hakkındaki kayıtlardan anlaşılıyor ki, o erken yaştan itibaren İslâm ile bağlantılı birçok alanda ve İslâm’ın öğretiminde kökten ve şümullü bir yenilenmeye olan ihtiyacı hissediyordu. İlk hissettiği, sonraki yıllarda onu, temelinin geleneksel dini bilimlerle modern bilimlerin birleşik okutulması olan eğitim reformu için geniş tekliflerde bulunmaya götürecek olan mevcut eğitim sistemlerine karşı içinde hissettiği bir tatminsizlikti. Başka bir mesele ise, kelam ilmi bilimdeki yeni gelişmeler karşısında noksan kalıp, modern ilerlemenin meydan okumasını bilim ve ilerleme adıyla İslâm’a yapılan saldırılara karşı gerekli cevabı verememiş olmasından yeniden formüle edilmesiydi. Ta o zamandan işte bu amaçları göz önüne aldığı için diğer alimlerden farklı olarak fizik ve matematik bilimlerinin çoğunu çalıştı ve onlara vakıf oldu.2

Bediüzzaman, İslâm’ın karşı karşıya bulunduğunu düşündüğü başlıca problemleri izah ettiği ve onlara çözümler teklif ettiği birçok eser yayımladı. İlk eserlerinden biri olan Muhakemat’ta (1911), Müslümanların ciddi gerileyişini geri çevirmesinde İslâm Dünyasına engel olan başlıca mâniin modern bilimin sorularıyla İslâm’ın bazı “zevahir”i arasındaki hakikatte olmadığı halde hayali bir tenâkuz olduğunu belirtti. Akıl ve bilimsel keşifler ile bazı Kur’ân ayetleri arasında var olduğu sanılan çatışmayı da içine alan diğer birkaç meselenin hatalarını izah etti. Böylece İslâm’ın doğru yoluna dikkatleri çekmeyi ve “a’da-yı din” (din düşmanları) olarak kabul ettiği materyalist felsefenin takipçileri ile “zahirperestler” dediği bazı mutaassıp şekilci ulemaya cevap vermeyi amaçlıyordu Bediüzzaman.3 Aynı zamanda kâinatı bir kitap olarak tasvir etti ve Kur’ân ile karşılıklı ilişkisini vurguladı. Çünkü, kâinatta geçerli olan kanunları şerh ettiği için Kur’ân, hakiki terakkinin yegane kaynağıdır. Bununla beraber Yeni Said olarak kâinat kitabını tam yorumlamasını da yapacaktır.4

Genç Bediüzzaman’ın en büyük kaygısı, Kur’ân’ın hakkaniyetinin ve mucizeliğinin çağın ihtiyaçlarına uygun bir usulle delillendirilmesi ve aydınlatılması ve anlatılması idi. Sikke-i Tasdik-i Gaybi’ye dahil ettiği mektuplardan birinde, bu asrın başında Kur’ân’a ve Müslüman topluma yönelik aşikar tehditleri öğrendiğinde verdiği tepkiyi şöyle dile getirdi: “…bir inkılâb-ı fikrî ile merakını değiştirdi. Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı Kur’ânın fehmine ve hakikatlerinin ispatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur’ân bildi. Ve Kur’ânın i’caz-ı mânevîsi Ona rehber ve mürşid ve üstad oldu.”5

Özet olarak diyebiliriz ki; ilk dönemlerinden beri Bediüzzaman, hem ilim müessesesi ve eğitim sistemi için, hem de pratikte İslâm dünyasının maddi ve mânevi terakkisi için bilim asrı gerçeğini kavramıştı. Onun en önce ilgilendiği şey, bilim ve İslâm arasında çelişki olduğu şeklindeki yanlış anlamaları ve batıl düşünceleri dağıtmak ve fizik ve matematik bilimlerini doğru konumlarına yerleştirmekti. Çünkü İslâm “fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulum-u hakikiyyenin reis ve pederidir.”6

Yeni Said’in o ilk eserlerinde ve Risâle-i Nur’da birkaç yerde Bediüzzaman kendi iç mücadelelerine ve Yeni Said’in ortaya çıkışında katkısı olan sebeplere ve hakikate giden, önceden “sülük edilmemiş” Kur’ânî yolun kendisine açılışına değinir.

Bediüzzaman Katre Risâlesi’nde bize bu “sülük edilmemiş” yoldan bahsediyor: “Kur’ân’dan müstefad olan Katre Risâlesinde izah edilen, benim yolum ile, ehl-i nazar ve felsefenin yolu arasında farklar şudur ki: ben nerede bulunursam bulunayım, hemen kuyu kazar su çıkarırım. Onlar ise âlemin etrafından su getirmek için küngân ve borular dizmeye teşebbüs ediyorlar. … Amma Kur’ân’ın bize öğrettiği yol ise, bize Asâ-yı Musa gibi bir âlet vermiş. Nerede olsam ister kayanın üstünde olayım, asâmı vurduğumda hemen âb-ı hayat fışkırır.”7 Bu hakikate giden yolda Yeni Said “Her bir şeyde O’nun bir olduğuna delalet eden bir delil vardır” hakikatine mazhar oldu.8

“Akıl ve kalp ittifakiyle” gidilmesi, bu yolun başka bir özelliğidir. Bununla beraber, Bediüzzaman diyor ki: “Benim aklım, kalbim ile nasıl imtizac ettiğini bilemiyorum. Zira ben ulema-i seleften ehl-i aklın tarikından, ve ehl-i kalb-i salihînin yolundan başka bir yoldayım.”9

Aklın ve kalbin bu imtizacı Bediüzzaman’ı Risâle-i Nur’un önemli bir unsuru ve kâinat kitabı’nın gerekli tamamlayıcısı olan “tefekkür mesleğine” götürdü. “Tefekkür name” nâmıyla adlandırdığı Yirmi Dokuzuncu Lem’a’nın önsözünde şöyle der: “On üç seneden beri kalbim, aklımla imtizaç edip Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın ‘ki, düşünesiniz’,10 ‘belki düşünüp ibret alırlar’,11 ‘Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî sanat mucizelerini hiç düşünmezler mi?’,12 ‘Düşünen bir topluluk için bunda deliller vardır’ 13 meâlindeki ayetlerle emrettiği tefekkür mesleğine teşvik ettiği ve ‘Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır’14 hadis-i şerifi, bazen bir saat tefekkür bir sene ibadet hükmünde olduğunu beyan edip tefekküre azim teşvikat yaptığı cihetle… Bu ahirde gördüm ki, Risâle-i Nur’un eczalarındaki kuvvetli ukde-i hayatiye ve parlak nurlar, o silsile-i tefekküratın Lem’alarıdır.”15

Katre’nin başında Bediüzzaman, kırk yıllık hayatında ve otuz yıllık tahsilinde nasıl sadece “dört kelime ile dört kelâm” öğrendiğini anlatır. Bizi burada ilgilendiren bu dört kelime şunlardır: “Mana-yı harfi, mana-yı ismi, niyet, nazar (bakış tarzı).” Bunlardan en önemlisi ilkidir, çünkü kâinat kitabı kavramıyla doğrudan ilişkilidir.

Burada, bu bölümün konusu olan “Niçin kâinat kitabı?” sorusunu cevaplayabilmek için iki noktaya dikkat etmeliyiz. Bu noktalardan biri Bediüzzaman’ı Yeni Said’in yolunu seçmeye götüren faktörlerle ilgili, diğeri de kâinat kitabı kavramının bu yoldaki yeridir.

Öncelikle Bediüzzaman’ı daha çocukluğundan itibaren İslâm’ın içindeki birçok kurumda yenilenme ve değişim aramaya götüren yukarıda değindiğimiz birkaç husus vardı. Esasında bunların çoğu, modern bilim hakkındaki yanlış anlamalar, akıl ve bilim ile İslâm ve Kur’ân’ın bazı konuları arasında varolduğu sanılan hayali çatışma yatıyordu. Yeniliği gerektiren baş sebep ise Kur’ân’ı modern gelişmeler ışığında tefsir etme ihtiyacıydı. Sadece bu yol ile İslâm’a saldırılar cevaplandırılabilir ve durdurulabilir ve İslâm âleminin gerilemesi tersine döndürülebilirdi. Yeni Said’in yolu ve Risâle-i Nur öncelikle bu arka planda görülmelidir, en azından dış dünyada.

Şimdi kâinat kitabına gelirsek; bizce bu kavram Yeni Said’in yolunu oluşturan çeşitli unsurları bir araya getiriyor ve bir bakıma onu sembolize ediyor. Hem de çok güzel bir benzetmedir. Çünkü, Bediüzzaman’a açılan yeni gidilmemiş yol kendisini Kur’ân’dan kâinata götürdü; ona kâinatı temaşa edip üzerinde tefekkür etmeyi emretti; ve kâinata orada okunup anlaşılmak için bulunan bir kitapmışçasına mâna için bakmağa onu yöneltti. Ayrıca, Bediüzzaman’ın geliştirdiği hem kalbi, hem aklı işleten bu okuma metodu her şeyden Allah’a ve diğer iman hakikatlerini ispatlamaya bir yol buldu. Şüphe ve delaletle yaralananları tedavi etti ve materyalist felsefeye ve onun saldırılarına cevap verdi. Ve göreceğimiz üzere, bilim ve dini de bir araya getirdi. Bu gerçeklerin sonucudur ki, Bediüzzaman, yeni bir kelam ilmi geliştiren olarak tanındı.16

Son olarak, Yeni Said’in yolunu özellikle sufi yolundan ayıran ve Kur’ân’ın mucizeliğiyle ilişkili olan noktaya değinilmesi gerekiyor. Bediüzzaman’a göre bu, ehl-i tasavvufun “marifet ve tasavvur”undan çok “ehl-i hakikat”in ulvi yoludur; “iman ve tasdik”tir.17 Öneminden dolayı ve Bediüzzaman da bu yolun gerekliliği için sebepler gösterdiği için, aşağıdaki şu tanımı veriyoruz: “Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklit değil tahkiktir; iltizam değil, iz’andır; tasavvur değil hakikattir, dava değil, dava içinde burhandır. şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavi idi. Teferruatta, ariflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi; kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkana uzatmış olduğundan…”18

Kur’ân ve Kâinat Kitabı

Öncelikle, kâinata Kur’ân’ın ışığında bakıldığında, kâinat için kitap benzetmesinin çok öz ve hakikatli bir tasvir olduğunu söyleyebiliriz. Bu mecaz, Kur’ân’ın mevcudata kendileri adına değil de delalet ettikleri şey adına bakışından doğal olarak fışkırır. Ayetü’l-Kübra’da Bediüzzaman diyor ki:

“Kur’ân’dan aldığı geniş ve ihâtalı bir dürbün ile baktı, gördü: Bu kâinat, o kadar mânidar ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab-ı sübhânî ve cismânî bir Kur’ân-ı Rabbânî”19

Kâinatın, Kur’ân ile gözlendiğinde açığa çıkan ve onu sanki bir kitaba dönüştüren başka yönleri de var. Başka bir yerde Bediüzzaman, vahdetin sonucu olan “kemal-i intizam ve insicam-ı mizan gayet manidar öyle mucizane bir kitaba çevirmiş ki, her bir harfi yüz satır ve her bir satırı yüz sahife ve her sahifesi yüz bab ve her babı yüzer kitap kadar mânâları ifade eder. Hem bütün babları, sahifeleri, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işaret ederler”20 der.

Aslında, vahdet temel bir kavramdır. “… Ve kâinat baştanbaşa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcudât, ferşten arşa kadar gayet mu’cizâne bir mecmua-i Mektubat-ı Sübhâniye [oluşu]… ancak ve ancak, sırr-ı tevhid iledir.”21

İsm-i Azam’dan olan İsm-i Hakem’i anlatırken Bediüzzaman o kitabın bölümlerini şöyle tanımlıyor: “Bu kitab-ı kebirin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebatat, hayvanat taifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin bir satırı bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler, beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakem-i Zülcelal’in medh-ü senasına dair manidar fıkralardır. Güya çiçek açmış her ağaç gibi o ağaç dahi Nakkaşı nın medihalarını teganni eden manzum bir kasidedir.”22

Öyleyse, Kur’ân ile kâinat arasında karşılıklı bir münasebet vardır. kâinat mânâlarının anlaşılması için Kur’ân’a muhtaçtır, ancak Kur’ân ile anlam kazanabilir ve doğal olaylar ve onların düzenli yapılış ve kasıtlı değişimleri hakkındaki ayetleriyle Kur’ân kâinat kitabının yorumlayıcısı, tefsircisi ve tercümanıdır.

Kur’ân “hafız”dır. “Kur’ân bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güya Kur’ân, kâinat kitabının kıraatidir ve nizâmâtının tilâvetidir ve Nakkaş-ı Ezelîsinin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor.”23

Yukarıdaki ifadelerden görüldüğü üzere kâinat “mücessem bir Kur’ân”24 haline gelir. Böylece Kur’ânla aynı hakikatleri ifade ettiğini anlayabiliriz. Fakat Kur’ân sıfat-ı Kelamdan gelirken, kâinat Kudretin tecellisiyle var olur. kâinattaki masnular (sanat eserleri) yani mevcudat sanki “mücessem kelimeler” yani maddî vücud giyen kelimelerdirler. Bu kudret kelimeleri Kur’ân’ın kelimeleri gibi mukaddes İlâhî özü tanıtırlar.25 Bu açıdan, “kâinatın mürekkebat ve eczası… Kur’ân-ı Hakim’in ayetlerini tefsir ediyorlar.”26 Kur’ân’ın bir delilidir. Bediüzzaman diyor: “Kur’ân-ı Hakim’in bu hakikatine delil estersen, Kitâb-ı Mübînin mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine bak…”27

Mücessem Kur’ân olarak, kâinat kitabının gayesi, onu yapanın zatında ve esmasındaki güzelliklerini “ifade etmek”tir.28

Kâinat Kitabının Mânâları ve Görevleri

Öyleyse, bir kavram olarak kâinat kitabının ana görevi, onu okuyanlara Yazarını ve O’nun sıfatlarını öğretmektir. Benzer olarak, Kur’ân’ın kâinat kitabının “ayat-ı tekviniye” hakkındaki ayetleri hep bu aynı hakikatleri öğretir. Yani, kâinattaki düzenli değişimlerdeki şuunat-ı İlâhîye’yi anlatarak onların delalet ettiği hakikatlere -Yaratıcı’ya ve O’nun fiillerine, esmasına, sıfatlarına, haşre ve diğer iman hakikatlerine- şuurlu mahlukların dikkatlerini çekerler. Kur’ân tekrar tekrar insana bu “ayetler” üzerinde durmayı emreder ve onu tefekküre ve ibret almaya teşvik ederek aklını kullanmayı ister.29 Risâle-i Nur’un birçok yerlerinde Bediüzzaman bu çeşit ayetleri en enteresan değişik mânâ mertebelerini açıklayarak tefsir eder.30

Bu sebeple, nasıl ki, kâinatın bu şekilde olmasındaki gaye “okunma”sıdır, insanın da “vazife-i asliyesi … küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşâhede ederek şehadat etmek … ve masnuatta kudret-i rabbaniyenin mu’cizâtını temaşa ederek, nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.”31 Mikrokozmoz (alem-i asgar) ve kâinatın “küçük [bir] haritacığı” olarak32 insan, kâinat kitabının küçük bir nüshasıdır. Bu cihet burada konumuzun dışındadır fakat şurası hatırlanmalıdır ki, Bediüzzaman’ın Ayetü’l Kübra’nın başında işaret ettiği gibi insanın yaratılışının gayesi bütün mahlukatın yaratıcısını tanımak ve O’na ibadet etmektir.

Şimdi Ayet-ül Kübra’ya ve onun kâinat kitabını, anlamları için okuyuş tarzına geçebiliriz.

Şekil itibariyle Ayetü’l-Kübra, “kâinattan Halıkını soran bir seyyahın müşahedatı”ndan oluştuğu için, Risâle-i Nur’un içinde seçkin bir yere sahiptir. Seyyahın sorgulama tarzı Bediüzzaman’ın kâinat üzerindeki tefekkürüyle elde etmeyi amaçladığı şeyi özetliyor ve seyyah, hayalen kâinatın bütün âlemlerinde onların Halıka şahadetlerini öğrenmek için bir seyahat yapar. Her birini sırayla sorgular ve ona cevap olarak kendilerine bakıp mütalaa etmeğe davet edilir. Mesela, fezayı sorgular ve şu cevabı alır: “Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” Bu yüzden o bakar ve hepsi çeşitli işlerle vazifelendirilen bulutları, rüzgarı, yağmuru, ve saire görür. Bu “kelimeler”den her birisine baktıktan sonra, aklına döner ve onunla konuşmaya başlar, düşünür. Fezaya tekrar bakar ve kelimelerden biraz daha okur. Aklıyla biraz daha düşünür ve sonunda şu sonuca varır: “… rüzgârın tasrifiyle hadsiz rabbânî hizmetlerde istimâl ve bulutların teshiriyle, hadsiz rahmânî işlerde istihdam ve havayı o sûrette icad eden, ancak Vâcibü’l-Vücûd ve Kàdir-i Külli şey ve Âlim-i Külli şey bir Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-ikramdır.”33

Seyyahın bu tefekkürü her halde, hava ve görevleri hakkında bilmediğimiz bir şey söylemiyor; bu tefekkürün yaptığı, cansız ve şuursuz olan havanın bütün bu çeşitli şuurlu işleri yapabiliyor olmasının ancak sayılan sıfatlarla mevsuf bir Varlığın onu bu işlerde istihdam etmesiyle mümkün olabileceğine işaret etmek, bunu göstermektedir. Özellikle seyyah tarafında ziyaret edilen yaratılışın bütün âlemlerini temsil eden otuz üç “mertebe” ile birlikte görüldüğünde mükemmel bir şekilde açık, mantıklı ve ikna edicidir. Zahirî basitliğine rağmen, hiç farkında olmadan okuyucunun bakış tarzını, mahlukatı Kur’ânî okuyuş tarzını dönüştürür; yani varlıklara, delalet ettikleri ve işaret ettikleri mânâlar için bakmak. Okuyucuyu o mânâlara götürmenin yanı sıra onu böylece eşyanın yapılışını tesadüf ve sebeplere bağlamak gibi materyalist felsefenin temeli olan kavramları sorgulamaya psikolojik olarak hazırlar.

Burada, yukarıda birinci bölümün sonunda değinilen Yeni Said’in kırk yıllık hayatında öğrendiği “kelimeler”in dördüncüsünün “nazar” (bakış tarzı) olduğu hatırlanmalıdır. Onu şöyle tanımlıyor: “Nazar ise, fünun-u ekvânı maarif-i İlâhiyeye kalbedip hakikî gâyelerine sevk edebilir. Demek nazar, esbap ve vesait hesabına olursa muzaaf cehalettir. Eğer Allah hesabına olursa maarif-i İlâhiye olur.”34

Risâle-i Nur, vücub ve vahdaniyet-i İlâhîyenin ve risâlet, haşir, melekler ve kader, esma-i İlâhîye, sıfat-ı İlâhîye ve kâinattaki şuunat-ı İlâhîye gibi imanın bütün temel hakikatlerinin yüzlerce delilini ihtiva eder. Bu delillerin hepsi birbiriyle bağlantılı ve bölünemezdir.

Sonuç

Bediüzzaman, kâinat kitabı kavramını, yeni ve benzeri görülmemiş bir tarzda kullandı. Muhâkeme, mantık ve kâinatı tefekküre dayalı, Kur’ân’ı açıklamada yeni bir tarz ve metodolojisini bulup ortaya koydu. Kitap benzetmesi bu yeni tarzı sembolize eder. Doğrudan Kur’ân’dan ilham alarak, Kur’ân-ı kâinat’ı tefsir ederek Kur’ân’ı tefsir etmek Bediüzzaman’a Kur’ân’ın öğrettiği hakikatlerin gerçekte yüzlerce ikna edici delilini getirmesini sağladı. Onunla, Allah’ı tanımanın ve O’na ibadet etmenin kapsamlı ve hakiki Kur’ânî bir yolunu açtı. Bu yol hangi vaziyette olursa olsun herkese hitap eder ve her şeyde Allah’a giden yollara işaret eder. Çünkü Bediüzzaman, modern dünyadaki birçok dalalet akımlarıyla karşı karşıya olan insanın en büyük ihtiyacı “tahkikî iman” ve özellikle vahdaniyet-i İlâhîyeye imandır.

Bediüzzaman’ın kâinat kitabının sayfalarını ve kelimelerini anlatırken kendi bilimsel bilgisini de kullanması gösterdi ki, bilimle gerçek din arasında çatışma olmadığı gibi eğer o sayfalar ve kelimeler anlamları hedeflenerek Kur’ânî metodla okunursa marifetullahın artışına sebep olur. Risâle-i Nur’un neredeyse her parçası kişiye nasıl fiziki kâinata bakıp onu okuyacağını öğretir.

Bediüzzaman’ın söylediğine göre Batı felsefesi ve bilimin yanlış fikirlerinden ve bakış açısından etkilenmeyen neredeyse kimse kalmadı. Hatta o şöyle demiştir: “Bin seneden beri iman ve Kur’ân aleyhinde terâküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup, ehl-i imânâ hücum ediyor. Ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bakiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan erkân-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar.”17 Bu yüzden öyle görünüyor -ki, Kur’ân’ın kâinatta ve insanda şuunat-ı İlâhîye’nin ayetlerini açıklamakta olan yönü ki, böylece insan onların üzerinde düşünmeli ve onlardan ders çıkarmalıdır- bu modern bilim ve materyalizm çağıyla özel bir ilgisi vardır. Bu yüzden kâinat kitabı kavramı ve onunla ilgili bizim değindiğimiz noktalar öncelikle bu bağlamdadır. Bize göre, bundan dolayı bu kavram ve bu kavramı açıklayan Risâle-i Nur, Kur’ân’ın özellikle modern çağa bakan yönünü izah eden “Kur’ân’ı anlamada çağdaş bir yaklaşım” olarak görülmelidir.

Dipnotlar:

1. Tefekkür burada düşünmek, zihinde tartmak manalarıyla akletmeyi ve mantıklı düşünmeyi de içeren geniş bir anlamda kullanılıyor. Bediüzzaman’ın onu bu anlamda kullandığı görünüyor, çünkü onu bir “Tefekkürname” olan ve Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde kullanılan delilleri özet şekilde içeren 29. Lem’a; bir “seyahat-i fikriyye” dediği Ayet-ül Kübra [Şualar, 93]; Kur’an hakkında olduğu için “ibadet-i tefekküriye” olarak tarif ettiği Emirdağ Çiçeği [Şualar, 207]; ve “tefekkürî hayatım, hem Risale-i Nur’un tahkikî hayat-ı mâneviyesinin … ittihadından çıkan bir meyve-i imaniye” dediği El-Hüccetü’z-Zehra [Şualar, 525] gibi Risale-i Nur un çeşitli yerlerine atıfta bulunarak kullandı.
2. Bkz., Risale-i Nur Külliyatı Müellifi, Bediüzzaman Said Nursi, Hayatı, Mesleki, Tercüme-i Hali, 44-5.
3. Nursî, Bediüzzaman Said, Muhâkemat, 7-9; Nursî, İşârâtü’l-İ’caz, 130-5.
4. Muhâkemat, 5.
5. Nursi, Bediüzzaman Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 80.
6. Muhakemat, 8.
7. el-Mesnevi el-Arabi el-Nuri, 170.
8. Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, 7.
9. el-Mesnevi el-Arabi el-Nuri, 318.
10. Kur’an-ı Kerim, 2:219; 2:266.
11. Kur’an-ı Kerim, 7:176, vs.
12. Kur’an-ı Kerim, 30:8.
13. Kur’an-ı Kerim, 13:3,vs.
14. el-Acluni, Keşfü’l-Hafa, i, 143; Gazali, İhya Ulumi’d-Din, iv, 409; el-Haythami, Mecma’u’z-Zewa’id, i, 78.
15. Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, 272.
16. Bakınız, Muhsin Abdülhamid, Bediüzzaman Said Nursî: Modern Asrın Kelâm Âlimi, III. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1996), 741-6.
17. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası, I, 146.
18. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, 351.
19. Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, 119.
20. Şualar, 25-6.
21. Şualar, 11.
22. Lem’alar, 295.
23. Lem’alar, 124.
24. Bakınız, örnek olarak, Şualar, 177, 203, 532, 553.
25. Şualar, 124.
26. el-Mesnevi el-Arabi el-Nuri, 109.
27. Lem’alar, 132.
28. Şualar, 68.
29. Bakınız, örnek olarak, Kur’an-ı Kerim, 30:8, 20-25; 59:21; 16:11, 44, 69.
30. Bakınız, özellikle, Sözler, 404-18.
31. Sözler, 317.
32. Bakınız, Emirdağ Lahikası, I, 146.
33. Şualar, 91-2.
34. el-Mesnevi el-Arabi el-Nuri, 105.
35. Şualar, 141.

Yazar


Avatar