Makaleler

Bediüzzaman’a Göre Hukuk ve Adalet – I

Bilimsel çevrelerde en fazla kabul gören plüralist (çoğulcu) hukuk anlayışına göre hukuk; sosyal hayatı, ahlaki kıymetlere göre düzenlemeyi hedefleyen, maddi müeyyideyle teçhize elverişli davranış kuralları arasındaki ilişkiler kompleksidir. Bu tanım, Sosyal Realiteyi, Etik Değeri ve Normu, yani hukukun üç elemanını da ihtiva eden tridimansiyonel (üç elemanlı) bir izahtır.

İslam hukukçularının bir olayı değerlendirirken şer’an, örfen ve edeben değerlendirdikleri ve bunun da yine bir üçlü izah olduğu görülmektedir: (1) Şer’an; Şeriatça, şeriata göre, kanunca, kanuna göre.1 (2) Örfen; örf bakımından, adetlere göre. (Örf; insanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkar edilmeyip yapılagelmiş olan şeylerdir). (3) Edeben. Edeb ise, terbiye, kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek, güzel ahlak, usluluk, haya demektir. Istılahta ise, Peygamberin (a.s.m.) sünnetine uygun hareket etmektir.2

Burada şer’an, norma uygunluk; örfen, sosyal realiteye uygunluk; edeben ise etik değere uygunluk ile paralellik arz etmektedir. İsimlendirmenin ise fonksiyona değil de, dimansiyona (elemana) göre yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira şer’an düzeni, örfen sosyal yararı, edeben adaleti (adalet-i mahza ve sünnete uygunluk) sağlamaktadır.

A- Bediüzzaman’a Göre Hukuk

a- Sosyal Olguda Şeriat-ı Müessis, Şeriat-ı Muaddil

Bediüzzaman’ın aşağıdaki ifadeleri, İslam hukuk felsefesine dair önemli açıklamaları, kazuistik (meseleci) metodla yaptığını göstermektedir:

“Sual: Taaddüd-ü zevcat (çok eşlilik), esir ve köle gibi bazı mesaili, bazı ecnebiler serrişte ederek (başa kakarak), medeniyet nokta-i nazarında, şeriata bazı evham ve şübehatı (şüpheleri) irad ediyorlar (getiriyorlar)?

“Cevap: Şimdilik mücmelen (özet olarak) bir kaide söyleyeceğim, tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.

“İşte, İslamiyet ahkamı iki kısımdır:

“Birincisi; Şeriat ona müessisdir (kurucu ve ihdas edicidir). Bu ise, hüsn-ü hakiki ve hayr-ı mahzdır (halis hayırlıdır). İkincisi; şeriat muaddildir. Yani, gayet vahşi bir suretten çıkarıp, ehven-i şer (iki şer ve kötüden daha iyi olanı) ve muaddel (tadil edilmiş, değiştirilmiş) ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir (şekil vermiştir). Çünkü, tabiat-ı beşerde umumen hükümferma (geçerli) olan, bir emri birden ref etmek (kaldırmak), bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek (değiştirmek) iktiza eder.

“Binanealeyh, şeriat vazı-ı esaret (esirliği koyan) değildir; belki, en vahşi suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir surete indirmiştir, tadil etmiştir. Hem de, dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvafık olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiş. Bahusus taaddüde öyle şerait (şartlar) koymuştur ki, ona müraat (riayet) etmekle hiçbir mazarratı (zararı) müeddi (sebep) olmaz. Bazı noktada şer olsa da, ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise, bir adalet-i izafiyedir. Heyhat! Alemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.”3

Açıkça görüldüğü gibi Bediüzzaman burada hukukun üç unsuruna da (dimasyonuna) yer veriyor ve şeriat-ı müessisi (adalet-i mahzayı) ise hukukun en önemli unsuru, hedefi ve belirleyicisi olarak değerlendiriyor. Şeriat-ı muaddili ise hukukun ikinci derecedeki negatif determinanı (olumsuz belirleyicisi) olarak görüyor. İslamiyet’in ahkamı, şeriat-ı muaddil, şeriat-ı müessis isimlendirmeleriyle üç elemandan (tridimansiyonaliteden) bahsederken, izah kısmında ise şeriat-ı muaddile, adalet-i izafiye (ehven-i şer), şeriat-ı müessise ise adalet-i mahza (hüsn-ü hakiki, hayr-ı mahz) izafe ederken fonksiyonlardan söz ediyor (trifonksiyonalite). Burada, sosyal realitenin (sosyal şartların) şeriat-ı muaddil ile ıslah ve yenilenmesini (tadilini) anlatırken, aşağıda ise önceki şeriatların (kütüb-i salifenin) nasıl tadil edildiğini ve tamamlandığını anlatıyor.

b- Eski Şeriatlar ve Şeriat-ı Müessis, Şeriat-ı Muaddil

Ehl-i kitabın (Hıristiyan ve Musevilerin) nasıl kolayca İslam’a girebileceklerini, bunun için bütün dinlerini terk etmelerinin istenmediğini, “Zira Kur’an, kütüb-ü salifenin (Tevrat ve İncil’in vs) güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini (esas kurallarını) cem etmiş (toplamış) olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir; yani, tadil ve tekmil edicidir. Yalnız zaman ve mekanın tegayyür etmesi (değişmesi) tesiriyle tahavvül ve tebeddüle (değişime) maruz olan füruat (esas olmayan, tali) kısmında müessistir (tesis edicidir). Bunda akli ve mantıki olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbada (dört mevsimde) giyecek, yiyecek ve sair ihtiyaçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkam-ı fer’iyede (esastan olmayan hükümlerde) tebeddül vardır.4 Çünkü, fer’i hükümlerden biri bir zamanda maslahat (fayda) iken, diğer zamana göre mazarrat (zararlı) olur. Veya bir ilaç, bir şahsa deva iken, şahs-ı ahere (başkasına) dâ (hastalık) olur. Bu sırdandır ki, Kur’an fer’i hükümlerden bir kısmını neshetmiştir.5 Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir”6 Aynı mahiyette izahları Bediüzzaman pek çok yerde yapmaktadır.7

B- Hukuk Tanımları ve Formülleri

Bediüzzaman, üç boyutlu hukuk anlayışının formüller ve tanımlar şeklindeki esas izahlarını ise şöyle yapıyor.

“Desatir-i hikmet (hikmet düsturları) nevamis-i hükümetle (hükümet kanunlarıyla) kavanin-i hak (hak kanunlar) revabıt-ı kuvvetle (kuvvet bağlarıyla) imtizaç etmezse (birleşmezse, uyuşmazsa) cumhur-u avamda (insanların çoğunda) müsmir (tesirli) olmaz.”8

Burada desatir-i hikmetin, sosyal realiteye; nevamis-i hükümetin norma; kavanin-i hakkın ise etik değere (adalete) tekabül ettiğini görmekteyiz. Bediüzzaman burada hukukun nasıl etkin bir hukuk olabileceğini izah etmekte olduğundan, müeyyideyi de (revabıt-ı kuvvet) formülüne alıyor. Fakat müeyyide hukukun dördüncü bir unsuru olmayıp, etkinliğini sağlayan yardımcı bir kuvvettir.9 Yoksa desatir-i hikmet ve kavanin-i hak olmaksızın, nevamis-i hükümet, revabıt-ı kuvvet ile meşruiyet kazanamaz (hukuk vasfı taşımaz).

Bediüzzaman, aynı yaklaşımını, biraz daha detaylı olarak şöyle ifade ediyor. “Hikmetteki desatir, hükümette nevamis, hakta olan kavanin, kuvvetteki kavaid birbirleriyle olmazsa müstenid ve müstemid, cumhur-u nasda olmaz ve müsmir ve müessir, şeriatte şeair, kalır mühmel, muattal; umur-u nasda olmaz müstenid ve mutemid”10 demek suretiyle hukukun (İslam hukukunun, Şeriatin) sosyal (hikmetteki desatir) ve ahlaki (hakta olan kavanin) zeminlerini açıklamaktadır. Yani günümüz lisanıyla şöyle ifade edilebilir:

Hikmet düsturları, hükümetin çıkardığı kanunlar, hakka bağlı objektif prensipler (adalet) ve kuvvetteki hükmedici kaideler birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma halinde olmazsa faydalı netice alınamaz ve halkın üzerinde de tesiri görülemez. Şeriattaki şeair ihmal edilerek atıl kalır. Beşeri münasebetlerde bu kanunlar işlemez ve halkın itimadını kazanamaz.11

Bu ifadeler Roubier’in şu yaklaşımını çağrıştırmaktadır: “Hukukun fonksiyonları arasında çatışma vardır ve bu, hukukun mahiyetine dahildir ve bunun için de bunlar tamamen ortadan kaldırılamaz. Yapılacak iş, hukukun bu fonksiyonları (amaçları) arasında bir uyum (ahenk) sağlamaktır. Ancak, adaletin bu amaçlar arasında bir üstünlük taşıdığı da unutulmamalıdır.”12

Bediüzzaman’ı dinlemeye devam edelim; “Şeriat-ı İslamiye, akli bürhanlar (deliller) üzerine müessestir (kuruludur). Bu şeriat, ulum-u esasiyenin (temel ilimlerin) hayati noktalarını tamamiyle tazammun etmiş olan ulum (ilimler) ve fünundan (fenlerden) mulahhastır (özü çıkarılmıştır). Evet tehzibü’r-ruh (ruhları güzelleştirme), tedbirü’l-ceset (vücut tedbirleri, sağlık), tedvirü’l-menzil (idare etmek), siyasetü’l medeniyet (medeniyet siyaseti), nizamatü’l-alem, hukuk, muemalat (İslam özel hukuku, muameleler) adab-ı içtimaiye (sosyal edepler) vesaire vesaire gibi ulum ve fünunun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, Şeriat-ı İslamiyedir. Ve aynı zamanda lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde zihinlerin isdidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke (öz) ile icmal etmiştir (özetlemiştir). Yani esasları vaz etmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata (temellere) bina edilecek fürüatı (tali konuları) akıllara havale etmiştir.”(İşaratü’l-İ’caz, s. 166)

Bu izahlarla İslam Hukukunda kölelik statüsünü değerlendirirsek; İslam genel anlamda köleliği ahlaki ve vicdani bulmamakla beraber, radikal bir tavırla ilga etmiş de değildir. Zira zamanın kabiliyeti (devrin sosyo-ekonomik şartları) ve zihinlerin isdidadı buna müsait değildi. Kölelik, esasattan olmayıp füruattan olduğundan, bu konu insanların akıllarına (vicdanlarına ve zamana) havale edilmek suretiyle, tedricen ilgası konusunda bütün tedbirler alınmıştır.

C- Adalet-i Mahza-Adalet-i İzafiye-Etik Değer-Sosyal Realite

Bediüzzaman’ın hukuk telakkisinin (hatta sosyal görüşlerinin), belki de en esaslı ve çarpıcı yönünü adalet-i mahza ve adalet-i izafiye ayırımı ve adalet-i mahzaya yaptığı vurgu ile birlikte adalet-i izafiyenin sosyal ve fıtri şartların bir sonucu olarak kabul edilebileceğini söylemek, pek de mübalağalı olmasa gerek.

Zira o esas itibariyle (zahiren) hukuka (hukuk felsefesine) ait olan bu terminolojiyi, hukuktan başka sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji, İslam tarihi ve dünya tarihine de tatbik etmektedir. Öyle ki, Risale-i Nur’un tam 237 bahsinde “adalet” kelimesi yer almaktadır.

Zira, ona göre Kur’an-ı Kerim’in dört esasından (Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adalet) biri adalettir.

Bediüzzaman’ın adalet ile ilgili bu orijinal tasnif ve izahının daha iyi anlaşılabilmesi için anahtar kavram ve cümleleri mütekabiliyet esasına göre sıralamak ve hatırda tutmak çok önem arz etmektedir.
Adalet-i Mahza Adalet-i İzafiye
Edep Örf
Adalet Düzen
Etik Değer Sosyal Realite
Şeriat-ı Müessis Şeriat-ı Muaddil
Adalet-i Mahza Adalet-i İzafiye
Adalet-i Mutlaka Adalet-i Nisbiye
Hüsn-ü Hakiki (Hayr-ı Mahz) Ehven-i Şer
Azimet Ruhsat
Hilafet Saltanat
Ahkam-ı din, Hakaik-ı İslamiye, Ahiret Siyasetin merhametsiz mukteziyatları
Hakkın büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Küçük hakkı, küllün selameti (hakkı) için feda eder.
Kur’an’ın Kanun-ı Esasisi Vahşet ve bedeviliğin kanun-ı esasisi

Bütün bu terimler birbirine karşılık teşkil ettiği gibi ilk üç terimin altında sıralananlar da Bediüzzaman tarafından aynı mütekabiliyete göre kullanılmaktadır.

a- İslam Tarihi ve Sosyolojide Adalet

“Cemel Vak’ası denilen Hz. Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr ve Aişe-i Sıddıka (radiyallahu teala aleyhim ecmain) arasında olan muharebe, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:

“Hz. Ali, adalet-i mahzayı esas edip, Şeyheyn (Hz. Ebubekir ve Ömer) zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihat etmiş, muarızları ise, Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslamiye (İslam’ın saflığı) adalet-i mahzaya (tam adalete) müsait idi; fakat mürur-u zamanla (zamanın geçmesiyle) İslamiyetleri zayıf muhtelif akvam (kavimler) hayat-ı içtimaiye-i İslamiyeye (İslam’ın sosyal hayatına) girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkül olduğundan, “ehvenüşşerri ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihat ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için muhabereyi intaç etmiştir (netice vermiştir). … Her ne kadar Hz. Ali’nin içtihadı musip (isabetli) ve mukabilinindekilerin hata ise de yine azaba müshehak değiller.”

“Adalet-i mahza ile adalet-i izafiye’nin izahı şudur:

“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesad çıkarmamış birini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Maide Suresi/32)

“Ayetin mana-i işarisi ile bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir ferd dahi umumun selameti için feda edilemez. Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde, hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selameti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka meseledir.

“Adalet-i izafiye ise, küllün selameti için cüz’ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. “Ehvenü’ş-şer” diye, bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise adalet-i izafiye gidilmez; gidilse, zulümdür. İşte İmam-ı Ali Radiyallahu Anh, adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanında gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilafet-i İslamiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise, “kabil-i tatbik değil, çok müşkülatı var” diye, adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbap (sebepler) ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir. … Hz. İmam-ı Ali’nin Vaka-i Sıffin’de Hz. Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani Hz. İmam-ı Ali ahkam-ı dini (din hükümlerini), hakaik-i İslamiyeyi (İslami hakikatleri) ve ahireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını (gereklerini) onlara feda ediyordu. Hz. Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslamiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti (takva ile ameli) bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset aleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler. … Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hakim, milletdaşını tercih eder, adalet etmez.”13

Görüldüğü gibi Bediüzzaman, adalet-i mahzanın ideal ve esas olduğunu ancak zorunlu ve haklı bir sebebin vukuu halinde adalet-i izafiyenin uygulanabileceğini, bunun da tespitinin kolay olmadığını ve Sahabelerin bile hataya düşüp, yanlış karar verebildiklerini, önemle ifade etmektedir. Dikkat çekicidir ki, hataya düşenlerden biri Efendimizin (a.s.m.) çocukluğundan beri özel terbiyesinden geçen alime ve fakihe (Hz. Ebubekir’in kızı), sevgili eşi Aişe validemiz (ki babası da adalet-i mahza ile hükmederdi), diğeri de Efendimizin (a.s.m.) vahiy katibi ve kayınbiraderi yirmi yıl Şam valiliği yapmış Hz. Muaviye’dir. Bediüzzaman’ın tasnifinde Hz. Ali azimeti, Hz. Muaviye ruhsatı, Hz. Ali hilafeti, Hz. Muaviye saltanatı, Hz. Ali ahkam-ı din, hakaik-i İslamiye ve ahireti, Hz. Muaviye siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını tercih etmiştir. Hz. Ali isabet etmiş, Hz. Muaviye hataya düşmüştür.

Yani sosyal realitedeki (tarihi şartlardaki) olumsuzluklar aşılarak, etik değere (adalet-i mahzaya) göre hüküm verebilecekken, sosyal realitedeki menfi şartların tesirinde kalarak, adalet-i izafiye ile hükmetmişlerdir.

Bu tarihi hakikati Resul-ü Ekrem (a.s.m.) şöyle haber vermiştir: “Hilafet benden sonra otuz yıldır, bundan sonra saltanat (mülk, krallık) vardır” (Bazı rivayetlerde, “ısırıcı saltanat” diye geçmektedir.)14

– Devamı Haftaya –

Dipnotlar

1. Fıkıhta Şer’an; Akl-ı selim sahiplerince müstahsen olup, münker olmayan şey demektir. Keza; ihsan, ma’ruf, cud, seha, bezl ve ata olunan, atiyye, tanımak, bilmek, ikrar etmek, arka arkaya tetebbu ve tevali etmek, Allah (cc) tarafından ululemre, sultana tevdi olunan hüküm, müstahsen yani Hz. Peygamberin (a.s.m.) iyi gördüğü şeyler gibi manalara da gelir.

2. Bu kelimelerin manaları Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügatten alınmıştır.

3. Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşr., İst. 1996, s. 121 vd.

4. Beşeri yaşama devirlerine (vahşet ve bedeviyet, esirlik, memlukiyet, ecir ve malikiyet ve serbestiyet) göre tebeddül.

5. Burada hem Kütüb-ü salife ile ilgili nesh hem de Kur’an’ın kendi içindeki neshin kastedildiği muhtemeldir.

6. Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü’l-İ’caz, Yeni Asya Neşr., İst. 1997, s. 52, 53.

7. A.g.e., s. 32.

8. Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşr., İst. 1995, s. 123.

9. Bir kural yaptırımla donatıldığı için hukuk kuralı olmamakta ve fakat hukuk kuralı olduğu için maddi yaptırımla donatılmaktadır.

10. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşr., Germany 1994, s. 647.

11. Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi, Yeni Asya Yay., İst. 1995, s. 402.

12. Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, s. 13.

13. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neş., İst. 1997, s. 56 vd.

14. Hadis Ansiklopedisi (Kütüb-ü Sitte) 5. Cilt, s. 379.

Yazar


Avatar