Makaleler

Batı Medeniyetinin İki Veçhesi

Batı, Batılılaşma, çağdaşlaşma gibi kavramlar Türkiye coğrafyasında yaşayan insanlar için sosyal, kültürel, hukuki unsurları içerisinde barındıran ve mutlak ulaşılması gereken bir yaşam tarzını, düşünce biçimini ifade etmektedir. Türkiye sınırları içerisinde 200 yıldan fazla bir zaman dilimi içinde gündemin en önemli tartışmalarından birisi olmayı başarmış olan Batılılaşma, Batı medeniyeti, çağdaşlaşma, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak gibi olgular Türkiye’deki toplumsal grupları, dini cemaatleri, devleti, hukuku, kültürü, ahlakı ve siyaseti önemli derecede etkilemiş ve tazeliğini korumayı başarmıştır. Batı ve Batılılaşma, toplumun bütün alanlarında (aile, hukuk, cemaatler, sınıflar, ekonomi, politika…) varlığını hissettirmiş, zaman zaman toplumsal ayrımları ifade eden (ilerici- gerici, laik-antilaik, şehirli-taşralı) kilit kavramlardan birisi olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun gerileme döneminde Batının askeri ve eğitim kurumlarının örnek alınmasıyla birlikte gündemimize giren Batılılaşma, özellikle II. Meşrutiyet döneminde iyice alevlenmiş ve Cumhuriyet döneminde devletin resmi ideolojisinin en önemli unsurlarından birisi olmuştur. İmparatorluğun askeri ve eğitim kurumlarını örnek aldığı dönemlerde bu hareketler “ıslahat”, “tecdit” ve hukuki alanlardaki düzenlemeleri de ifade eden “tanzimat” terimleriyle ifade edilmiştir. Tanzimat’tan itibaren Batılı devletlerin siyasi ve hukuki yapılarının örnek alınması, Batı tarzı yaşam tarzının İmparatorluk sınırları içerisinde benimsenmeye başlanmasına paralel olarak “muasırlaşma”, “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” gibi terimler kullanılmaya başlanmıştır. Avrupa milletlerinin yaşam tarzları üstün nitelikli kabul edilmeye başlanmış ve Batılılaşma tekniği, rasyonaliteyi, teknolojiyi, bilimsel etkileşimi ve gelişimi ifade etmekle kalmamış, artık ulaşılması gereken bir yaşam biçimini (alafranga) anlatır hale gelmiştir. Öyle ki, artık Batılılaşma yeme-içme kültüründen, giyim tarzına, kişiler arası ilişkilerden iyi-kötü ayrımına kadar hemen hemen her alanda toplumu etkileyen ve zamanla toplumsal değerleri dönüştüren bir güç olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde başlayan ilerlemenin/terakkinin Batıyı örnek almakla mümkün olabileceği fikri, Cumhuriyet döneminde de kuvvetle savunulagelmiştir.

Batı medeniyeti’nin iki veçhesi vardır

Bediüzzaman gerek II. Meşrutiyet dönemindeki Garplılaşma, muasırlaşma tartışmalarına, gerekse Cumhuriyet dönemindeki Batılılaştırma politikalarına şahit olmuş ve Batı Medeniyeti, Batının kültürel ve sosyal alanlarda taklit edilmesi gibi problemler hakkında birçok görüş ileri sürmüştür. Bediüzzaman’ın Batı ve Batının kültürel ve sosyal alanlarda taklit edilmesi gibi konulardaki görüşlerini netleştirebilmek için, öncelikle Batının ve Avrupa’nın Eski Said dönemindeki eserlerde ve Risâle-i Nur’da ne ifade ettiğini belirlemek gerekmektedir. Bediüzzaman’ın eserlerinde Doğu ve Batı kıyaslamaları genellikle dinlerin bu coğrafyalarda yaptığı etkiler paralelindedir. Sözgelimi, Bediüzzaman Asya’yı değerlendirirken, genellikle dinin Asya kültüründeki etkilerine ve Asya’da yaşayan insanların dini değerlere daha yakın olması olgusuna atıf yapar. (Mektubat, s. 312) Bediüzzaman, Batı’yı yorumladığı bölümlerde ise bu medeniyetin dini değerleri dışlayıp, yerine kuvvet, menfaat, çatışma ve savaş, ırkçılık, heva ve hevesin arttırılması (Sünuhat, s. 59) gibi unsurları ikame ettiği tespiti yer alır. Ancak Batı medeniyetini de tamamen din-dışı görmez ve Hıristiyanlığın özünden kaynaklanan ahlaki yapının, insanlığın mutluluğuna hizmet edebilecek faydalı eserler vücuda getirdiğini söyler. (Mesnevi-i Nuriye, s. 129) Bediüzzaman’ın bu yorumlamalarında doğrudan bir devlet ya da hükümet muhatap kabul edilmemiş, birbirinden farklı iki zihniyet “Kur’ân Medeniyeti” ve “Batı Medeniyeti” şeklinde isimlendirilmiştir. Bu yüzden Bediüzzaman’ın tanımladığı Kur’ân medeniyeti, Osmanlı, Selçuklu, Abbasi ve Emevi pratiklerinden ibaret değildir. Bu medeniyetlerin olumlu yönleri Kur’ân medeniyetinin tezahürleridir. Yalnızca Asr-ı Saadet dönemi Kur’ân Medeniyetinin bir timsali olabilir. Aynı şekilde Bediüzzaman’ın Avrupa Medeniyeti ayırımı (Mesnevi-i Nuriye, s. 129) yalnızca Avrupa coğrafyasındaki ülkeleri kastetmez. Bediüzzaman, Avrupa ya da Batı Medeniyeti kavramları ile kaynağını Roma Medeniyetinden ve Eski Yunan felsefesinden alan ve yeryüzünde ırkçılık, menfaat, heva ve hevesin yüceltilmesi, çatışma, emperyalizm gibi olguları yücelten medeniyeti kasteder. Bu yüzden Bediüzzaman’ın Kur’ân Medeniyeti ile Batı Medeniyetini kıyasladığı bölümler yerellikten ziyade evrenseldir, teoriktir ve dünyanın siyasi ve ahlaki yapısına Kur’ân-ı Kerim’in önermiş olduğu ilkeler doğrultusunda çözüm öneren fikirlerdir. Zira Kur’ân Medeniyetini hiçbir zaman Osmanlı, Selçuklu ya da Abbasi medeniyeti ile bir tutmaz. Kuran-ı Kerim’in getirdiği ilkelere uyulursa fazilet, hak, adalet, sosyal ve ekonomik refah gibi prensipler ön plana çıkacak ve bu da insanlığın büyük kısmına huzur getirecek nitelikte olacaktır. Bediüzzaman’ı bu çıkarıma götüren neden Batı medeniyetinin insanlığa huzur ve mutluluk getirecek materyallerden yoksun olmasıdır. Bediüzzaman’ın bu yorumu Batının elinde bulunan bütün değerleri kapsamaz. Batı medeniyetinin teknolojiye, bilime ve akla önem veren, delillere dayanan, taklitçilikten uzak tutumları; özgürlük, eşitlik, adalet gibi değerleri sahiplenilecek unsurlardır.

Bu yüzden Bediüzzaman’ın Batı düşüncesi ikili bir ayrıma dayanır. Birinci Batı din ile çelişmez. Tam aksine Hıristiyanlığın özünden ve İslâmiyet’ten ilham almış ve insanlığa fen, bilim, sanat, hukuk alanında faydalı eserler vermiştir. Batının diğer yüzü ise dini ve vahyi dışlayan, insan bedenini putlaştıran, heva ve hevesi ön plana çıkararak insana yalnızca maddi bir anlam yükleyen Batıdır. (Mesnevi-i Nuriye, s. 129-130).

Bediüzzaman’ın Avrupa’nın bilimsel ve teknik yönü dururken heva, heves ve tüketime yönelik yönünün örnek alınması şeklinde ifade ettiği Batılılaşma üretim, sanayi, ekonomi, bilim, eğitim, hukuk alanlarındaki hamlelere öncelik verme yerine “rahat yaşam tarzı”nın örnek alınmasıdır. Batılılaşmanın bu zihniyet içerisinde yüklenilmesi ayrıcalıklı sınıfların doğmasını beraberinde getirmiş ve “rahat yaşam tarzı” yalnızca belli başlı ailelere nasip olmuştur. Bediüzzaman Batının tüketim ve lükse yönelik özelliklerinin insanlığa gerçek anlamda huzur getirmediğini, yalnızca insanlığın çok küçük bir kısmına geçici bir mutluluk getirdiğini ifade etmektedir. Batının tüketim, israf, heva ve heves üzerine kurulu medeniyetine karşı ise Kur’ân’ın “laakal ekseriyetin saadetini tazammun eden” medeniyetini önerir. (Hutbe-i Şamiye, s. 155; Divan-ı Harbi Örfi, s. 85) Türk modernleşmesinde Batılılaşmanın bir yönü de materyalist felsefenin, dini değerleri dışlayan, kültür ve ahlakı dinden arındırmayı amaçlayan ve doğrudan İslâmi değerleri hedef alan fikirlerin neşredilmesidir. Bediüzzaman’ın “dini rüşvet verip, dünyayı da kaybetmek” şeklinde eleştirileri bu maddeci anlayışa yöneliktir.

II. Meşrutiyet döneminde Batılılaşma hareketlerini Garpçılık adı verilen düşünce hareketi temsil etmiştir. 1911 yılında Doktor Abdullah Cevdet’in çıkarmış olduğu İçtihat Mecmuası materyalizm, pozitivizm, Darvinizm gibi vahyi temel almayan düşünce akımlarının kültürel alanda yayılmasına neden olmuştur. Bu mecmuanın esas görüşü “Asyai kafaların Batılılaştırılması”dır. (Şükrü Hanioğlu, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Batılılaşma maddesi, c. 5, s. 150). Garpçılık adıyla bilinen bu hareket, o güne kadar ileri sürülmüş olan tezleri daha da geliştirmiş ve medeniyet seviyesine ulaşmanın yalnızca teknik ve bilimsel gelişimi örnek alarak olamayacağını, kişisel bazda da birçok değişime ihtiyaç olduğunu ifade etmiştir. Din kurumunu ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak gören Garpçılar Reinhardt Dozy’nin Abdullah Cevdet tarafından “Tarih-i İslâmiyet” adıyla çevrilen eserini dine ve geleneksel değerlere eleştiri maksadıyla kullanmışlardır. Yine Garpçılık hareketi içerisinde yer alanlar bu dönemde yayınlamış oldukları dergilerde Eski Yunan Felsefesinin filozoflarını tanıtmışlar ve dini değerlerden bağımsız bir ahlak anlayışı gibi tartışmalar başlatmışlardır. Kılık kıyafetten imaja, düşünme biçiminden ahlak felsefesine, yeme içme alışkanlığından kişiler arası ilişkilere, aile yapısından hukuk sistemine kadar her alanda Batılılara benzemedikten sonra muasır medeniyete kavuşulamayacağını savunan bu düşünürlerin teorileri Cumhuriyet dönemi bürokratlarını da etkilemiş ve bu dönemde uygulanan Batılılaşma politikalarını da etkilemiştir. Şükrü Hanioğlu Cumhuriyet dönemindeki Batılılaştırma politikaları ile Meşrutiyet dönemindeki Garpçılar arasında kıyaslama yapar ve Garpçıların fikir sisteminin Cumhuriyet döneminde uygulamaya konulduğunu ifade eder. (a.g.e., s. 152). Cumhuriyet döneminde kılık kıyafet reformu gibi inkılaplarda Abdullah Cevdet’in hazırlamış olduğu Mükemmel ve Resimli Adab-ı Muaşeret Rehberi adlı kitap devlet tarafından dağıtılmıştır.

Bediüzzaman’ın 1921 yılında (Hicri 1339) yeni açılan Meclise yapmış olduğu siyasi ve kültürel öneriler, yeni hükümeti Batı Medeniyetinin dini değerleri dışlayan yönleri hususunda uyarmaktadır. Bediüzzaman bu önerilerinde, yeni hükümetin düşman kuvvetlerine karşı kazandığı zaferden ötürü İslâm aleminin manevi desteğini aldığını, bu desteğin kaybolmaması için hükümetin dini değerleri dışlamayan, tam aksine şeair-i İslâmiyeye kuvvet veren bir politika geliştirmesini önerir. Bediüzzaman, sosyal ve kültürel özelliklerini dikkate alarak Asya’nın yalnızca dinin ihya edilmesiyle kalkınabileceğini ifade eder. Vahyi dışlayan felsefenin Asya’da kalkınmayı sağlayamayacağını belirtir. Avrupa’dan ithal edilen sefih medeniyetin dinde laubaliliğe neden olduğuna dikkat çekerek, Avrupa aşığı olan taklitçi modernleştiricilerin görüşlerinin çoğunluğu oluşturan Müslümanların arzu ve isteklerine tercih edilmemesi gerektiğini belirtir. Dini değerlerin dışlanarak Batının körü körüne taklit edilmesinin (Avrupa meftunu Frenk mukallitleri) İslâm alemi ile olan ilişkileri ortadan kaldırabileceğini ifade eden Bediüzzaman, bu maddi ve manevi desteğin kaybedilmemesinin tek çaresinin Kur’ân hükümlerine sırt çevirmeden halk ile bütünleşen ve halkı küçümsemeyen politikaların uygulanması olduğunu belirtir. (Mesnevi-i Nuriye, s. 86)

Cumhuriyet dönemindeki batılılaştırma politikaları

Cumhuriyet döneminin Batılılaşma politikaları geleneksel kültür ile hesaplaşmayı ve radikal adımlarla toplumsal yapıyı dönüştürmeyi içermektedir. Bu dönemde Batılılaşma “muasır medeniyet seviyesi” şeklinde ifade edilmiş ve ulaşılması gereken bir hedef olarak tanımlanmıştır. Yeni hükümetin demokratik bir kamuoyu oluşturmak gibi bir kaygısı olmadığı için, bu dönemde Batılılaşma politikaları halkın sahip olduğu dini, ahlaki ve kültürel değerlerin devletin istediği kıvama getirilmesi şeklinde görülür. Bu değişim hareketlerinden din de nasibini almıştır. İslâm dininin toplumsal yapıdaki etkileri devletin razı olabileceği bir kıvama getirilmiş, kültürel alanda İslâm dininin etkisini hatırlatan unsurlar bu özelliklerinden arındırılmıştır.

Bediüzzaman’ın Cumhuriyet dönemindeki Batılılaştırma politikalarından en fazla endişe ettiği hususlardan birisi şeair-i İslâmiye’nin tahrip edilmesidir (milli din oluşturma amacıyla Kur’ân-ı Kerim’in aslını Türkçe’ye tercüme ettirme, Arapça ezanın yasaklanması, ibadethanelerin kapatılması, dini eğitim veren müesseselerin sıkı takip altına alınması ve ortadan kaldırılması). Bu 1925 ile 1940’lı yıllara rastlayan dönemdir. İslâm dininin kültürel ve ahlaki etkisini ortadan kaldırmayı amaç edinen bürokratik kadronun bu tasarruflarının Batıyı körü körüne taklit etmekten kaynaklandığını belirten Bediüzzaman, Avrupalıların Türk modernleştiricilerinin sandığının aksine, dinlerinde mutaassıp olduğunu ve milli hamiyetleri gereği dinlerine sırt çevirmeyeceklerini, bir şekilde dini hassasiyetlerini muhafaza ettiklerini ifade eder. İslâm dininde reform yapılması hususunda kamuoyu oluşturmaya çalışan bürokratik kadroya Avrupa’da görülen reform hareketlerinin Katolik Kilisesinin kişisel gelişime, taassuba, üretime ve akli melekelerin gelişimine neden olan istibdadına yönelik olduğunu, oysa İslâmiyet’in -birçok ayetinde görüleceği üzere- akla önem verdiğini ve Kur’ân-ı Kerim’in faizi yasaklayan ve zekatı emreden hükümleri ile ezilen ve sıkıntı çeken insanları (avamı) himaye ettiğini ifade eder. Bu yüzden Avrupa’daki reform hareketlerini örnek alarak İslâm coğrafyasında din üzerinde tasarrufta bulunmanın mantıki ve sosyal dayanakları olmadığını ve İslâm dininin Kur’ân ve Sünnet dengesinin buna müsait olmadığını belirtir. (Mektubat, s. 420-423) İslâm dininin teferruat gibi görünen kısımlarının İslâm’ın temel değerlerinin anlaşılmasına ve insan vicdanına yerleşmesine neden olduğu için, bu kısmın değiştirilmesinin ve tahrip edilmesinin İslâm dininin tahrip edilmesi manasına geldiğini ifade eder. Oysa Hıristiyanlık dini İslâm dini ile bu konuda çok farklıdır. Hz. İsa toplumsal hayata, adaba ve ibadetlere ait hususlarda Hz. Muhammed (sav) kadar hüküm koyucu olmamıştır. Hıristiyanlık dinindeki bu boşluk Hıristiyan din adamları ve örf-adetler tarafından doldurulduğu için İslâmiyet ile Hıristiyanlığı kıyaslamak yanlıştır. Bu kıyasa başvurarak İslâm dini üzerinde reform teşebbüsleri ise pek tabiidir ki, yeterli alt yapıdan yoksundur. Hıristiyanlık dininin toplumsal hayata yönelik kuralları dünyevi otoriteler tarafından doldurulmuştur. İslâm dininin teessüs etmesine neden olan Sünnet-i Seniyye ise bizzat bu dinin Peygamberi (a.s.m.) tarafından ümmetine bir model olarak sunulmuştur. Bediüzzaman İslâm dininde reform yapmayı tasarlayan fikir sahiplerini “Garplılaşmak ve Protestanlık mezhebinin bir benzerini İslâm coğrafyasında oluşturmak amacı taşıyan siyasiler heyeti” şeklinde isimlendirmiştir. (Emirdağ Lahikası, s. 178)

Bediüzzaman’ın II. Meşrutiyet döneminde de sık sık dile getirmiş olduğu ırkçılık fikrine, Cumhuriyet döneminden sonra da sıkça değindiği görülmektedir. Cumhuriyet dönemiyle birlikte İslâm alemi ile ilişkilerin azal(tıl)ması ve Türkiye’de özellikle Arap ırkına karşı düşmanlık hislerinin artması ve bunun resmi kanallarca körüklenmesi aynı dine mensup olmanın gerektirmiş olduğu birlik, beraberlik, kenetlenme, uhuvvet gibi hislerin azalmasını da beraberinde getirmiştir. Irk birliği (ulusçuluk, milliyetçilik) gibi fikirler yerine İslâm milliyetinin bütünleştirici ve kudsi özelliğine atıf yapan Bediüzzaman, Demokrat Parti hükümetine, ırkçılığı körükleyen politikalar yerine İslâm alemi ile birlik ve beraberliği, ticari-ekonomik ve kültürel ilişkileri arttırabilecek “İslâmiyet milliyeti” olgusunu ön plana çıkaran bir siyaset önerir. (Emirdağ Lahikası, s. 393) Bediüzzaman’ın İslâm milliyeti olgusuna atıf yapması Türkiye ve İslâm alemi coğrafyasında yerleşmeye başlayan ırkçılık fikrinin önüne geçilmesini amaçlayan bir öneridir. Bediüzzaman bu tavsiyesiyle, aynı zamanda yaklaşık 200 yıldan beri sürekli Batının örnek alınması gerektiği şeklinde belirginleşen ilerleme fikri, Batı medeniyetinin sefahat, ırkçılık, kuvvetperestlik gibi duyguları ön plana çıkaran siyaseti yerine Kur’ân Medeniyetinin bir gereği olan din, sınıf ve vatan birliği (Sünuhat, s. 61) olgusuna dikkat çekmeyi de hedeflemiştir. Batının ırkçılığı ön plana çıkaran yönünün model kabul edilmesini engellemeye çalışmıştır.

Sonuç

Bediüzzaman’ın gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerekse Cumhuriyet dönemindeki Batılılaştırma politikalarına yönelttiği eleştiriler Kur’ân Medeniyeti ve Batı medeniyeti kıyaslamalarına dayanır. Bediüzzaman ilerici-gerici gibi tartışmalara girmeksizin Batılılaşmanın Kur’ân Medeniyeti ile uyuşmayan ve hatta Kur’ân Medeniyetini dışlayan yönlerine eleştiri getirmektedir. Bediüzzaman’ın Batı Medeniyeti karşısında herhangi bir devleti ya da hükümeti yüceltmemesi de dikkat çekicidir. Bediüzzaman’ın Batı Medeniyetinin karşısına Müslüman Medeniyeti değil de Kur’ân Medeniyeti şeklinde teorik bir yaklaşımla çıkması, Bediüzzaman’ın üstü kapalı bir şekilde Müslümanların kültür ve medeniyetini de eleştirdiğini, bu medeniyetin tamamıyla Kur’ân Medeniyetini yansıtmadığını da gösterir. Bediüzzaman bu ayrımla hem İslâm dünyasını hem de Batı alemini Kur’ân Medeniyetine davet etmektedir.

Bediüzzaman’ın eleştirdiği Batı Medeniyetinin bedeni putlaştıran, heva ve hevesi teşci eden, vahye başkaldıran, insanları tüketime, şiddete ve çatışmaya sevk eden özelliklerine karşı ne ürettiği sorusunun cevabı ise Cumhuriyet döneminden sonra yazılan Risâle-i Nur Külliyatı’nda bulunabilecektir. Risâle-i Nur Külliyatı’nda “Tevhid” inancını reddeden materyalist felsefeye, ırkçılık fikrinin İslâm alemindeki olumsuz etkilerine, tüketim ve israfın arttırılarak insanlığın zarurete sevk edilmesine getirmiş olduğu yorumlar bir anlamda Batı Medeniyetinin olumsuzlukları karşı üretilmiş teorilerdir. Bu yüzden Bediüzzaman’ın görüşleri bir yönüyle de Batı Medeniyetinin sefahati, dinsizliği ve şehevani istekleri körükleyen yönüyle hesaplaşmayı da içermektedir. Bediüzzaman’ın Batının bilim, fen, eğitim, faydalı sanatlar, teknolojik gelişmeler hususunda örnek alınmasına karşı olumsuz bir görüşü olmadığına göre Bediüzzaman’ın karşı çıktığı Batının dini reddeden, insanlığı tüketime ve anarşiye sevk eden, sosyal ve ekonomik dengeleri gözetmeden sürekli menfaati ön planda tutan ve doğulu toplumlarda da örnek alınan değerler bütünü olduğu anlaşılabilir. Bir başka anlatımla Bediüzzaman’ın Batı Medeniyetine yönelik geliştirdiği eleştiriler coğrafi ya da siyasi düşmanlıktan ziyade, Kuran-ı Kerim’in ve nübüvvet kurumunun öngördüğü evrensel ahlak ilkelerinin ön plana çıkarılması gayretini taşıyan yaklaşımlardır.

Yazar


Avatar