Mana-i Harfi

Akla Uygunlaştırma

Eski bir Türk filminde, herkes uykudayken salondan bir gürültü gelir; eve hırsız girmiştir. Ancak gürültüye uyananlardan biri şu tepkiyi verir: “Kedidir, kedi!” Sözkonusu gürültüyü kedinin çıkarmış olabileceğini ileri süren kişinin bu tavrı, “akla uygunlaştırma” isimli savunma mekanizması için tipik bir örnek olarak gösterilebilir. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin mental bozuklukları sınıfladığı katalog olan DSM IV’de bu mekanizmanın tarifi şöyle yapılmaktadır. “Birey, emosyonel çatışma ya da iç ve dış stres etkenlerine düşünce, eylem ve duygularını güven verici ya da kendi yararına, ancak, yanlış açıklayarak ya da gerçek güdülerini gizleyerek tepki verir.”

Aslında bu mekanizma, insanoğlunun hayatı ve varlığı açıklarken yüzyüze kaldığı problemleri açıklamakta sıklıkla başvurduğu bir yoldur. Bu problemlerin en başta geleni ölüm olmalıdır. Ölüm ve sonrası ile ilgili zihninde net bir açıklama olmayan insan, deve kuşu misali, suç işlerken “belki ölümden sonra hayat yoktur” düşüncesine, yokluğun acı azabını hissettiğinde ise “belki de vardır” tezine sığınmaktadır. Bu, aklının kabul etmekte zorlandığı bir çelişki olmasına rağmen, kabul etmek için zorlayıcı bir meyil vardır. Kişi yaşadığı stresten ve acı veren duygularından bu yolla kaçma ve rahatlama eğilimindedir. Özellikle olayları örtme, hep iyiye yorumlama şeklinde bir kişilik sergileyen insanlarda daha sık gözlenir. Aslında ne tamamen umursamaz bir tavır, ne de her şeyi problem haline getiren, en küçük bir sıkıntıyı büyük hadise gibi algılayan yaklaşım “sırat-ı müstakim” üzerinde kalmaktadır. “Akla uygunlaştırma”nın vasat yolu da problemin önemiyle orantılı bir dozda olayların üzerine gitmek, gücü nispetinde gereğini yaptıktan sonra geri kalan kısmı Kadir-i Zül’cemal’e havale etmektedir. Her olayın sıkıntısı, en küçük hadisenin yükü altında ezilmek de, yeterince tetkik etmeden olaylara küçük faturalar kesmek de istikametli bir yaklaşım değildir.

“Akla uygunlaştırma” mekanizmasının zorlamasıyla ulaşılan kabuller, uzun süre devam ettiğinde inançlara dönüşmektedir. İnançlar da hayatı şekillendirmektedir. “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız” hükmü, her birimizin hayatında belki yüzlerce örneği olan bir hali ifade etmektedir. Bu noktada içinde yaşadığımız topluluğun genel kabulleri, kültürü, inanç manzumesi ve değer yargıları da çok etkili olmaktadır. Hal böyle olunca; doğrular, güzellikler, iyilikler büyük oranda nisbileşmekte, hayatın içinde, kuvveler ve meyiller ile, yani varlığın iç dinamikleri ile mutlak doğruları bulabilmek çok daha zorlaşmaktadır. Sanki her bir insan için meyilleri, iç dinamikleri ile dıştan gelen uyarılar ve genel anlamla da varlığın ve kainatın etkileşiminden ortaya çıkan özel bir yol oluşmaktadır. Önemli olan bu özel yolun, “sırat-ı müstakim” olarak adlandırılan cadde-i kübranın sınırları içinde kalmasıdır. Hayatın tüm belirsizlikleri içinde huzura, mutluluğa ve sonsuz bir saadete eriştirecek yolun bu olduğuna dair, tarih boyunca insanlığın en seçkinleri haber vermekte ve pek çok emareler ortaya koymaktadırlar. Karmakarışık bir labirenti geçebilmek, o labirentin içinde olan için çok zordur, ama yukarıdan bakan için çok kolaydır. Benzer şekilde hayat labirentinde vahye dayananlar, üstten bakışın kolaylığını yaşarlar. Labirentte yanlış bir yola girdiği ve sürekli dolanıp durduğu halde, bunun stresini yaşamamak için olayı normal olarak algılamaya çalışmak, gerçek bir çözüm olabilir mi? Labirentte kaybolanların geliştirdikleri birincil psikolojik yaklaşım şok ve inanmama şeklindedir. Daha sonra gerçekten kaybolmadığına ve bunun kalıcı olmadığına inanmak isteği hüzün, yas ve depresyona dönüşür. Ortaya çıkan yeni duruma karşı reaksiyonlar sıklıkla öfke şeklinde oluşur. En son sayfada yaşanan ise yavaş yavaş yeni duruma uyumdur.

Aslında bu uyum ve kabullenme mekanizmaları insan hayatında büyük bir rahmet tecellisidir. Stresler, acılar, depresyonlar kuvve-i gadabiyenin uzantısı olan savunma mekanizmaları ile kabullenilebilir hale gelmese, belli bir zaman sonra unutkanlık karanlığına gömülmese hayat büyük bir azap olurdu.

Savunma mekanizmalarından biri olan “akla uygunlaştırma” da bu anlamda hayatımızı kolaylaştıran bir yaratılış özelliğimizdir. Günlük koşuşturmalar ve sıkıntılar içinde kayıpların, hastalıkların, tehditlerin etkisi altında dalgalanan ruh, ayakta kalmak için kuvvelere tutunacak ve kendini muhafaza etmenin bir yolu savunma mekanizmaları olacaktır.

Hayat belirsizliklerle dolu… “Nasıl?”lar “Niçin?”ler ve kaynaşan zerrelerin ortasında yüzen benliklerle şekillenmiş bir alemdeyiz. Sanki, asıl yurdumuzdan ayrı kalışın ve özden uzak oluşun burukluğunu, sıkıntısını, anksiyetesini ruhumuzun bir taraflarında hep hissediyoruz. Zaman zaman hayata, zaman zaman kendimize isyan ediyoruz. Benliğimizi bulduğumuz, kendimizi huzurlu hissettiğimiz bir alem bulamayınca, kendimizi, bu alemi, geçici dünyayı öyle bir alemmiş gibi algılamaya zorluyoruz. Bu dünyanın yok olmayacağına ve bedenimizin kalıcı olduğunu inanmak istiyor, belki bir süre sonra gerçekten inanıyoruz. Bütün bunlar başlı başına bir stres olan, kendisi bir tehdit unsuru olan hayatın sıkıntılarına karşı akla uygunlaştırma şeklinde bir savunma mekanizmasıdır. Oysa gerçek akla uygunlaştırma; akla en uygun yolu seçmekle, hayatı ve bizi Yaradan’a tam teslimiyet ve emirlerine boyun eğmekle mümkün olabilir.

Yazar


Avatar